Ana Sayfa / Misafir Kalemler / Ceren Acar / Yaprağa Çiy Düşse Dalın Canı Acır

Yaprağa Çiy Düşse Dalın Canı Acır

Toprak ve su… Bitip tükenmeyen azmi, kurutup çürütmeye dayalı bu düzenin ilkelerine inat doğurganlığı ve koruyuculuğu  sayesinde tarih boyunca adını tanrıçalara -yani evrenin kadın  yanlarına- bahşetmiş iki element… Biraraya gelerek, yeryüzünde hüküm süren ademoğullarını doyurmuş, ısıtmış, temizlemiş, hatta bunlardan da fazlasını sunarak, gölgesinde durup dinleneceği ulu çınarlar doğurmuş, sesinde huzur bulacağı ırmakları yol etmiş ve insanlığın hazin sonunu yani ölümü bile içine alıp sindirmiş, yeni bir hayatın umudunu düşürmüş kokup çürümekten kurtulan bedenlerimizdeki yüreklerimize. Oysa biz, insanlar, yaratılmışların en kutsalı sayıp kendimizi, yüzyıllar boyudur hoyratça ezip geçtiğimiz toprağın, pisletip tüketip lağım çukurlarına yolladığımız suyun, inatla ve ısrarla bize sunduklarının farkına varabildik mi? Beton binalar arasında sıkışıp kalan bedenler, suyu toprağı bitmek bilmez projelerle  kirletilen köylüler, nefes almak için ağacın, yaşam sürebilmek için suyun gerekliliğinin farkında olan bireyler, koca koca metal makinelerin karşısında göğüs gererek bağırabiliyorsa, bir şeyler değişebilir, hala umut var demektir. Çünkü "BİZ HALKIZ".
Faydalanmak üzerine kurulmuş bir sistemin ağaçla, çiçekle derdi nedir, suyu neden kirletir, neden nehirlere,  denizlere el uzatır diye şaşkınlıkla sorgulanması abesle iştigaldir. Zira bu sistemde, zincirinin en zayıf halkasına bile dokunmaya çalışan, çarkına dur diyen bireyler, sistemin beyni zırhlı kolluk kuvvetlerince tek bir emirle katledilebildiğine göre, bir gece orman olan bir toprak parçasını sabah uyanınca otoban olarak görebilmek, bir gece şırıl şırıl akan bir derenin, ertesi sabah bir HES projesine kurban edildiğine tanık olmak pek tabi bir olaydır. Çünkü; "Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser.". Çünkü; kapitalizm, kendine benzetemediği her insanı, fayda sağlayamadığı her alanı bir an önce yok edip, kendine nefes alabileceği bir yer yaratır.
Tarihin bizi yanıltmadığı tek nokta şudur: Sonucu menfi ya da müspet olsun fark etmez, illa ki dur diyen, göğüs geren birileri çıkar bu kıyıma. O güzel insanlar Nazım’ın "Esir düşmekte değil, teslim olmamakta bütün mesele." dizelerine selam çakarcasına güle oynaya direnirler zulme, talana. Tıpkı Karadeniz’de "YEŞİL YOL" projesine (zırvasına da diyebiliriz.) "Bu yolu yaptırmayacağız." diyerek karşı duran, iş makinelerinin önünde cesaretle dikilen, "Kimdir devlet? Devlet benim sayemde devlettir. Ben halkım!" diye haykırarak ağacının, nefesinin, toprağının kıyımına karşı duran yürekli Fırtına Kadınları gibi.
Hayatı ve hayatı yaşanılır kılan her şeyi sevebilmek, bize yaşama dair bir çok nimeti sunan doğayı koruyup kollayabilmek, toprağın incinmesinden korkarcasına, yaprağın dokunuşundan ürperircesine geçip gidebilmek yaşamın yollarından, her yüreğin harcı değil. Kısacası Efendiler: Dağlar diyorum, dağlar kekik kokmalı,  menekşe kokmalı asfalt değil. Dağları efsanelerdeki aşıklar delmeli derdinden, soğuk ve karanlık tüneller değil. Kısacası, bulduğunuz her kara parçası, yolunuza çıkan her ağaç, çiçek, böcek, işinize yarar bulduğunuz her nehir, dere, deniz sizin tapulu malınızmışçasına talan edip, peşkeş çekebileceğiniz alanlar değil. Ağaçlar, ormanlar vakti dolunca kağıda, kitaba dönüşmeli, ruhsuz otoyollara değil.
Siz yok etmeye, öldürmeye alışık olabilirsiniz. Fakat koca bir dev gibi titreterek toprağı gelseniz de, insanlığın ve doğanın yaşamak için attığı çığlıkları ayaklarınızın altında zaptedemezsiniz. Çığlıklar karışır havaya evrene yayılır. Ve doğa bir gün öcünü alır, sakın unutmayın. 
Ceren ACAR

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir