17 Ekim Salı 2017
Ana Sayfa / Yazarlarımız / Ali Kaya / Dikilide Gün Batarken

Dikilide Gün Batarken

Güneşin Midilli dağlarına yaslandığı, gölgelerin iyice uzadığı bir akşamüstü Dikili’de Barış Parkı’ndayım. Yüzüm denize dönük. Bir bankta, kendi dünyamda bir başımayım. Kimse dokunmasın, bir tanıdık seslenmesin, düşlerimden uyandırmasınlar beni!
Gün batımına “bir mızrak boyu” yol kalmış. Dağların doruklarına çökmüş esmer bulutların arasından süzülen solgun güneşin, iplik iplik altın ışıkları bir ressamın fırçasından çıkmış yağlıboya bir tablo gibi, karşımda duruyor!
Kimi zaman bir fırçayla tuvale aktarılan, kimi zaman bir objektifin merceğiyle kartpostala yansıyan… Bazen de bir ozanın dizelerinde yaşam bulan bu doğa harikası gün batımı, ne yazık ki birazdan kaybolup gidecek dünyamızdan! Yerini zifiri bir karanlığa bırakıp da gidecek!
Karşımda batmak üzere olan bu solgun güneş; günün yorgunluğunu Midilli dağlarına yaslanarak gidermeye çalışıyor. Bu yorgun ateş parçasına bir solukluk dinlenme taşı şimdi o Midilli dağları. Belli ki çok yorgun! Kolay değil elbette… Var oluşundan bu yana ; kaç on bin, kaç yüz bin yıllar öncesinden, bir o kadar yıl sonra da, aynı işlevle yükümlü olmak!
Her gün, gün boyu ışıtmak tüm evreni… Öte yandan ısıtmak havayı, suyu, toprağı ve her şeyi! Bir incir çekirdeğini çatlatıp bir koca ağaç yaratmak ondan. Ayvaları sarıya, elmaları, domatesleri kırmızıya, pamuğu beyaza, zeytini siyaha boyamak hep onun, o kızgın güneşin işi!
Toprağı tava getirmek, evinli altın başak buğdaylar üretmek topraktan… Elmaya tat, limona ekşi; meyveye, sebzeye harf harf vitamin veren de o!
Batmasına, kaybolup gitmesine az bir süre kaldı dünyamızdan. Birazdan kaybolup gidecek… Başka diyarlara, başka ülkelere salacak ısısını, ışığını. Toprağa düşmüş bir tohum yeniden yaşam bulacak yer kürenin öbür yüzünde!
Neyse ki; ay doğacak birazdan da kurtaracak bizi karanlıklardan. Isıtmasa da ışıtacak evrenimizi… Kâh bulutların arkasına saklanacak şakacıktan; kâh bulutların arasından gülümseyecek!.. Duygular kabaracak yüreklerde. Kimi zaman bir fırçaya, kimi zaman bir şiire konu olacak!..
Gün, inedursun dağların arkasına. Ay, doğadursun ufuktan. Mor salkım bulutların gölgelediği dağların arkasına saklanırken güneş, tatlı bir kızıllık oluşmuş gökyüzünde! 

Hafif bir esinti var havada. Küçük dalgalar, sahili dövüyor. Ak köpükler oluşuyor suyun kırıldığı yerlerde. Yol boyundaki fıstık çamlarında ötüşen kuşların sesine vokal oluşturuyor dalgaların sesi!..
Martıları, tekneleri, demir atmış gemileriyle; mavi bir atlas şu Ege’nin suları! Uzaktan, karakalem çalışması solgun rengiyle, bir büyük balina gibi yatan Midilli Adası… Boz bulanık bulutlarla, sislerle taçlanmış Midilli dağları görünüyor hayal meyal uzaklardan. Isısı da, ışığı da azalmış bir büyük bakır tepsi, şu solgun güneş! Kâh bulutlara tutunarak, kâh dağlara yaslanarak; günün yorgunluğunu gidermeye çalışıyor.
Aştı aşacak dağları, battı batacak denize… Denizlerin ötesinde başka diyarlara, başka ülkelere salacak ısısını, ışığını!
“Bugünlük benden bu kadar, yarın görüşürüz” dercesine, batmak üzere olan gün son ışıklarıyla selamlıyor bizi. İplik iplik altın ışıklar gökyüzünde bir yerlere, sanki çivilerle tutturulmuş gibi uzayıp giderken; alıp götürüyor sizi, hayal dünyasının o doyulmaz güzelliklerine! 
Mavi atlas üzerine yıldızlar dökülmüş gökyüzünden. Samanyolu bir ışıklı yol, Ege’nin iki yakasını birbirine bağlıyor. Bir de yol alabilseydik bu köprüden, karşı sahile!
Hiç bir kalem, şiir olarak dökemez dizelere! Hiç bir fırça şu ânı bir tuvale aktaramaz! En güçlü bir objektif, kartpostala yansıtamaz bu güzelliği!.. Bir fırça darbesi bile değmemiş bu doğa harikası tablo; her gün bu saatlerde alıcısını bekliyor, denizin ufukla kesiştiği bu yerde!
Bir değer biçilemediğinden midir, nedendir; alıcısı çıkmıyor da ertesi günü yine görücüye çıkıyor hep aynı saatlerde.
Arkamda, barışın simgesi “OLOF PALME-BARIŞ ANITI.” Bu sınır bölgesinde; barışı korurcasına, dimdik ayakta duruyor. Göğe yükselen iki sütunun ortasına yerleştirilmiş bir ışık topu; karanlığı yarıp aydınlatmaya çalışıyor. Karanlığın, aydınlığı boğarcasına bastırılmış bu bir top ışık, direniyor. 
Günü geceye bağlayan şu Dikili akşamları yok mu, Dikili akşamları!.. 30 yıldır doyamadığım, bir türlü kopamadığım, yurt edindiğim bu sahiller… Bir sevdalı gibi beni kendisine bağlayan şu Dikili yok mu, Dikili!.. Gençlik aşkım!.. Ben ona sevdalıyım, o da bana!..

Ali Kaya

Sorunlarıyla gelen zorluklar ve sorular yoruyor beynimi! Doluya koyuyorum, bir damla bile almıyor. Boş olan tarafa yetmiyor eldekiler! İşleyebileceğim bir konuya ipucu bulmaya çalışıyorum. Bir ışığın beynimde çakmasını bekliyorum. Buradaki yalnızlığım da gözlemlerimdeki derinlik de ondan…
Gençler; üçer beşer gruplar halinde yol boyunca gidip geliyorlar. Kimileri bir şeylerden kaygılı, kimileri umarsız…Yanıp yıkılan şu dünyada yarım hasırları bile yok. Kimi yavuklusuyla yan yana, kol kola… Geleceğe dair pembe düşler içindeler. Benim düşüm, “konu yakalaya-bilmek.” Beynimi, ona yoruyorum…
Geride, polis karakolu… Elindeki silahı çapraz tutmuş, resmi üniformalı bir polis memuru, nöbet tutmakta. Bir başka güvenlik görevlisi, Kaymakamlık lojmanı önünde, nöbetinin bitmesini beklerken, ikiye bir saatine bakıyor. Belli ki değişim yakındır. Bu gidecek, yerine bir başkaları gelecek birazdan.
Giderek kalabalıklaşan yol, belli saatlerde trafiğe kapatılmış. Sevgi yolu mu desek! Yoksa tatile gelmiş onca insanın gezinti alanı mı? Zaman öldüren, amaçsız insanlar, yol boyunca bir aşağı, bir yukarı gidip geliyorlar. Renkleri değişmiş hemen hepsinin. Denize girip güneşte yanmaktan renkleri değişmiş. Gün karası, gön karasına dönüşmüş zamanla. Her biri, karnesini almaya giden kısa pantolonlu çocuklar gibi. Ailecek, sallapati yürüyorlar yol boyunca…
Aslında, pek yürümek denilemez bun. Sanki düşmemek için ayaklarındaki terlik gibi şeyleri sürüklüyorlar. Adımlarını ileriden çok, yanlara atarak ve iki tarafa sallanarak yürüyorlar. Ellerinde ya bir külah dondurma, ya da birer kese kâğıdı çekirdek. Çitleyip çitleyip kabuklarını yere tükürüyorlar.
“Acaba, kendi memleketlerinde ya da geldikleri yerlerde, bu kıyafetle gezebilir, böyle sorumsuz davranabilirler mi?” sorusu geliyor insanın aklına.

Yolla deniz arasında çağdaş görünümüyle, iyi düzenlenmiş Barış Parkı. Karne hediyesi bisikletleri üzerinde cambazlık yapan, kaygılardan uzak çocuklar… Dertsiz başları sorumluluk taşımıyor henüz. Yüreklerinde korkuya da yer yok şimdilik!
Ama, ben korkuyorum çocuklar! Geleceğimizden, sizlerin geleceğinden korkuyorum! Ülkemizin yarınlarından kaygı duyuyorum… Ölümler giriyor çünkü yaşamla aramıza. 
Sizler Barış Parkı’nda oynarken, yaşıtlarınız ölüyor dünyanın bir yerlerinde. Orada deniz yosun kokmuyor çocuklar. Barut kokuyor, kan kokuyor, ölüm kokuyor şimdi oralarda…
Açlıktan, yokluktan, ilaçsızlıktan her gün yüzlerce yaşı¬tınız; ya ölüyor, ya da acılar içinde kıvranıyor bu güzelim dünyamızın bir yerlerinde!.. Sizler Barış Parkı’nda oynarken; ağabeyleriniz; soğuk dağların karlı yamaçlarında savaş oyunları oynuyorlar. Onların oyuncakları tanklar, tüfekler, mayınlar, misket bombaları, biliyor musunuz?..
Keşke size iyi şeylerden söz edebilseydim çocuklar!.. Geleceğe dönük güzelliklerden, aydınlık yarınlardan, ışıklı günlerden, sevgiden söz edebilseydim!..
Çiçekli bahçelerden, masmavi denizlerden, denizdeki balıklardan!.. Maviyle yeşil arası göllerimizden, başı karlarla bir gelinliği andıran yüce dağlarımızdan söz edebilseydim!..
Dağlardan süzülüp gelen ırmaklardan, turnalardan, denizdeki martılardan, mor salkımlı bağlardan, ballı incirlerden, altın başak buğday tarlalarından söz
edebilseydim!..
Ülkemizin tarihinden, doğasından… Ünü sınırlarımızı aşmış ozanlarımızdan, yazarlarımızdan söz edip; onlardan şiirler, masallar öyküler okuyabilseydim sizlere! Görüp yaşadıklarımızdan, cehaletin zaferinden, politikanın kokuşmuşluğundan! Genç ölümlerinden, yönetimin vurdumduymazlığından, medyanın umursamazlığından öylesine acı duyuyorum ki! Her gün ağıtlar yazması gerekiyor eli kalem tutan herkesin, bunalıyorum!..
Hani nereye gitti bir ömür boyu süren uğraşılarımız? Yazılıp çizilenler, onca şiir, öykü, roman… Uğruna savaşlar verdiğimiz değerler?.. İnsanlık onuru, hak arama, emek… Ne varsa, güzelliklerden yana, hepsinin teker teker yıkılıp gittiğini görmek, dayanılır şey değil, insanlığımdan utanıyorum!
İçimden, bir şey yazmak gelmiyor artık. Bıktım şikâyet ve istekleri sıralamaktan… Herkes gibi bir kenara çekilip, susmak geliyor içimden, ama yapamıyorum!
Keşke güzelliklerden birlikte söz edebilseydik. Barış türkülerini beraberce söyleyebilseydik… Yüzünüze bakarken, en ufak bir kuşku bile duymasaydım çocuklar!
Gelecekte de hep böyle bisiklete binip, çember çevirebilseydiniz! Patenlerinizle kayabilseydiniz kaygısızca!.. Uçurtmalarınızı yedi kat göğe uçurabilseydiniz ve şekeri de hep beraber yiyebilseydiniz keşke çocuklarım!..
Kitaba, deftere birlikte sarılabilseydiniz! Hiç kimse okulsuz kalmasaydı keşke çocuklar… Çöp sepetinin başında, kalemlerinizi yan yana birlikte yontabilseydiniz! Önümüzdeki o uzun yolu beraberce yürüyebilseydiniz keşke çocuklar, çocuklarım!..

İlgili Aramalar: Ali Kaya, Dikilide Gün Batarken, Ali Kaya yazar, Ali Kaya yazıları, Ali Kaya Edebiyat Öğretmeni

İlginizi Çekebilir

Gençtik, Güzeldik!

HAZİRAN OLAYLARINDA YİTİRDİĞİMİZ GENÇLERİN ANISINA  Bataklıkta biten nilüferler gibiydik Umutla çiçeklenip                    Solmayı bekledik! Ya …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

bursa escort-beylikdüzü escort-bursa escort-istanbul escort-istanbul escort