Ana Sayfa / Yazarlarımız / Ali Öztürk / Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Ali Öztürk

Bir dünya… Size ait olduğuna inandığınız bir dünya; oysa her şeyin sanallığı nasıl da çarpıyor yüzünüze. Kendinize kurduğunuz ve ablak gözlerle baktığınız küçücük dünyalar… Siz kendinizi kandırıyorsunuz aslında, avuntular yaratıyorsunuz kendinize markalar evreninde. Evet, üstünüzdeki giysinin renginin ya da kalitesinin hiçbir önemi yok, orada küçücük bir arma, anlamlı ya da anlamsız kılmaya yetiyor her şeyi. En "masumane" duygularınızın markası nedir merak etmiyor musunuz? Siz, yüksek kalitede zevkler ararken, birileri en bayağı hırsların esiri olabiliyor işte. İçiniz çok mu acıyor, onulmaz yaralar mı aldınız, hiç dert etmeyin! Kendinizi "anlık" algıların ve hazların başdöndüren sarmalına bırakabilirsiniz? Artık düşünmekten vazgeçin, hiç çıkış yok görmüyor musunuz? Korkmadan acılarınızı bile gösteremiyorsunuz değil mi? Siz de yalnızlar arasında bir yalnızsınız sadece. Ve sahip olduğunuz her şeyin bir ederi var! Dünyayı yorumlamaya kalkıyorsunuz; TV ekranlarında akan yalanlardan dayanaklar yaparak kendinize, ağzınızdan çıkanlara kendiniz bile inanmıyorsunuz. Yıkılan, yerle yeksan olan değerler dünyasının en diplerinde insanlığınızın can çekiştiğini hissediyorsunuz; ama elleriniz ne kadar da takatsiz! Zaman zaman hırsla doluyor içiniz; ahh ne acı, saman alevi gibi sönüp gidiveriyor tutkularınız. Aşk, sevgi, inanç, değiştirebilme gücü… hepsi birer geçmiş zaman söylencesi dilinizde. Siz neye inandığınızı bile bilmiyorsunuz, daha da kötüsü sizin inandığınız bir şey yok aslında!

Felaketin kapısında
"Deniz derin bir soluk alıp vermiş ve gökyüzü yarılmış, içinden ateşler yağıyormuş gibi geldi. Bütün kaslarım gerildi. Tabancayı daha sıkı kavradım. Tetiğin oynadığını hissettim, kabza elime değdi. O vakit işte her şey, hem sert hem de o yüksek sesin içinde başladı. Üzerimdeki teri o güneşi fırlattım attım. O zaman günün dengesini alt üst ettiğimi, o güzel anlarımın geçtiği kumsalın tüm sakinliğini yok ettiğimi fark ettim. Hareketsiz duran vücuda birkaç el ateş ettim, tabancadan çıkan kurşunlar vücuda gömülüp kalıyordu. Bunlar felaketin kapısına vurduğum darbeler gibiydi." Meursault, ilk kez bir "duygu" kırıntısı taşıdığını söylüyordu. Bu olay karşısında yaşadığı şaşkınlık ve belirsizlik, farklı bir biçimde olsa da duygular taşıdığına işaret ediyordu. Ama bunu yaparken, özne kendisi olduğu halde, "dışsal" bir özeylem tasviri yapmaktan geri durmuyordu. Oysa daha düne kadar Cezayir’de rutin yaşantısına devam eden bir Fransızdı o. Şimdi, şu anda cereyan eden, bir Arapın ölümüne neden olan ve yaşantısını büsbütün değiştiren bu eylem, bir rastlantıdan başka bir şey değildi!  
Nedendi tüm bu yaşananlar, saçma bir yaşamın saçma eylemleri ve onların bir o kadar saçma sonuçları, işte her şeyin özeti buydu aslında. "Bütün kişilerin yaşamları ve eylemleri saçmaydı" işte bu son olay da bu tezin kanıtından başka bir şey değildi. İyi ama bundan sonra ne olacaktı?..

Kaçınılmaz sona doğru
Karşısındaki savcı höykürüp duruyordu. Bu"toplumdışı" varlığı yok etmek bir ibadetmişçesine Meursault hakkındaki yargılarını, ağzından salyalar akıtırcasına açıklıyordu. Herkes Meursault’un suçlu olduğu konusunda hemfikirdi, avukatı da dâhildi buna. Yalnız hafifletici nedenleri olduğunu söylüyordu onu "savunurken"! İdamdan yargılandığı sırada bile mahkemede olan bitenleri aynı kayıtsızlıkla izlemeye devam ediyordu. Bu umarsız halinin sebebini "Bu iş, benim dışımda olup bitiyordu. Bana danışılmadan yaratılıyordu."diye içinden geçirdiği sözlerle açıklıyordu kendi kendine. "Geleneksel" tüm değer yargılarındaki tahrifatın müsebbibi oydu sanki. Toplum ahlakı ve yaşayışına uymamak bağışlanamazdı ve artık o, bir cinayetten öte, ahlaki değerlere düşmanlığından (Ne de olsa annesinin ölümünü bile vukurla karşılamamış mıydı!), bildiğimiz manada arkadaşlar ve dostlara sahip olmadığından, Marie ve diğer tüm kadınlarla yeterince tutkulu ilişkiler kuramadığından yargılanıyordu. Tüm bu komediyi soğukkanlılıkla izlerken, aklından sadece şunlar geçiyordu:"Ona (savcıya) samimice yaptığım hiçbir şeyden pişman olamayacağımı açıklamak isterdim. Ben yalnızca bugünün ve yarının etkisinde olan bir insanım." Ama bunları söylemesinin işleri daha da çetrefil kılmaktan başka bir işe yaramayacağına emindi. İşte bu yüzden karşısındaki tiyatroyu izlemekle yetiniyordu! Sonuç belliydi, onu yok edeceklerdi; ama bunun da bir önemi yoktu: "Hayatın katlanmaya değmeyecek bir uğraş olduğunu herkes bilmekteydi. Otuz ya da yetmiş yaşında ölmek arasında bir fark yoktu ve her iki durumda da diğer insanlar yaşamaya devem edecekti. Bu, çok açık bir şeydi. Şimdi veya yirmi yıl sonra ölecek olan hep bendim. Bu düşüncede, beni rahatsız eden şey, yirmi yıl daha yaşama düşüncesiyle içimde duyduğum coşkuydu. Fakat bu düşünceyi yatıştırmak için o gün neler olacağını hayal etmekten başka çarem kalmıyordu. İnsan ölecekse eğer nerede öleceğinin bir önemi yoktur."

 
Kim bu "Yabancı"

Albert Camus Yabancı

Yabancı, adlı eser ilk kez 1942’de yayımlandı. Romanın basit bir kurgusu vardı. Kapsamı da oldukça dardı. Yine de bir karakter romanı özelliği taşıdığından derin bir kişilik çözümlemesiyle beraber varoluşçu felsefeye (Camus’nün varoluşçuluğu) ilişkin temel bir izlek taşır. Camus, ‘Sisyphos Söylemi’ adlı makalesinde edebiyatın felsefi düşüncelerin taşıyıcısı olmasına şiddetle karşı çıkar; ancak bu eseriyle kendiyle çelişmiş oluyordu ki bu eser, bir felsefi düşünüşün edebi bir eserde dile getirilişinin yetkin örneklerinden birini oluşturuyordu. Yazar varoluşçuluğa ilişkin düşüncelerini, eserin kahramanının dilinden dolayımsız olarak yansıtmıştır burada. Eser Cezayir’de yaşayan bir Fransızın rastlantı sonucu bir Arapı öldürmesi ve bu bu sürecin onu idama kadar götürüşünü konu ediniyor. Eser kahramanı yaşamında tutunduğu kayıtsızlığı idama giderken bile sürdürür. Bunun sebebi ise onun yaşama bakış açısında ortaya çıkar. Eserde "zaman mefhumu"nu öne çıkarması belki de "yanlış bir zamanın insanı" olduğunu anlatma gayesinden ileri geliyordu. Ki bu zaman "kayıp" bir zamandı. Masmavi denizin berraklığı karşısında kapıldığınız bir büyü; ama bu tekin bir berraklık değildir, sizi boğabilir, fark ettirmeden hem de. Şaşkınlıkla algılamaya çalışıyorsunuz değerler dünyasını. Annesinin ölümünü bile vukur bir halde karşılıyor roman kahramanı, dahası bizim de metin bir halde bu filmi görmemizi istiyordu! Bu onun yapıtıydı ne de olsa ve onun içine girebilmek için de biraz "o" olmamız gerekiyor.
 
İnsan, yaşamın öznesi
"O" bir "yabancı" gerçekten, onu tanımak istersiniz; ama kendini ele vermez asla. Bazı mırıltılar dökülür dudaklarından. Çok önemli şeyler söylüyormuş gibi gelir size; ama bu "önem" sadece "anlaşılmaz" olanın verdiği gizemden başka bir şey değildir. Gizemli olmak amacı yoktur. Ama dayandığı temel felsefe; varlığın özüne inebilme isteği, kendini evrende varlıksal amaç itibariyle tarif edememenin bunalımı ve bütün bunların toplamında, yabancılaşma. Aslında o da anlaşılmadığından yakınır sık sık, ama bunu sadece hissettirir, söylemez! (Camus’nün Varoluşçu felsefeden çıkış alarak geliştirdiği yabancılaşma kavramı ile Marksist "yabancılaşma" kuramlarının birbirinden tamamen farklı olduğunu da belirtelim.) Satırlar arasında gezmeye başladığınızda, bir kentten ötekine gideduran bir yabancı canlanıyor gözünüzde. Ama daha başından bunun maddi bir "yabancılık" durumu değil, duygu-düşünce-yaşam algılayışı alanlarında bir farklılık olduğunu anlıyorsunuz. Annesinin ölümünü anlatması aslında sadece bir uçlaştırma girişimi olsa gerek ki bize hiçbir şeyi umursamadığını anlatıyor özetle. Annesinin cenaze merasiminde tanıştığı yaşlılar, komşuları, birlikte olduğu kadın… Hepsi sadece birer akisten ibarettir. Bu yaşama yabancılaşma hastalığından kurtulmanın son çırpınış akisleridir onlar; ama nafile! Çünkü onların varlıkları veya yoklukları arasında hiçbir fark yoktur. "İnsan, kolektif yaşamın yürüyen şeridi üzerinde bir paket gibi durmayıp, kendi yaşamına kendi biçim vermelidir." diyen Camus, roman kahramanın hayat karşısında tamamen edilgin bir tavır takınmasını, belki de yaşamına ilişkin kararlarda etkin olmayışına bağlamak ister. Dolayısıyla (kesin olarak bilmesek de) onun idamını bu yüzden engellemez ve onu soğukkanlılıkla ölüme gönderir. Çünkü ‘ömürlerin solduğu yurtta, akşam bir suskunluk anıtı’ olmaya devam edecekti.
 
YABANCI 
Söyle, anlaşılmaz adam, kimi seversin en çok, ananı mı, babanı mı, yoksa kardeşini mi?
"Ne anam ne de babam var; ne bacım ne de kardeşim…"
Dostlarını mı?
"Anlamına bugüne kadar yabancı kaldığım bir söz kullandınız."
Yurdunu mu?
"Hangi enlemdedir, bilmem."
Güzelliği mi?
"Tanrısal ve ölümsüz olsaydı, severdim kuşkusuz."
Altını mı?
"Siz Tanrı’ya nasıl kin beslerseniz, ben de ona öylesine kin beslerim."
Peki, neyi seversin öyleyse sen, olağanüstü YABANCI?
"Bulutları severim… İşte şu… Şu geçip giden bulutları… Eşsiz bulutları!" (Baudelaire, Paris Sıkıntısı)

İlgili Aramalar: Ali Öztürk, Ali Öztürk, Ali Öztürk Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Ali Öztürk edebiyat öğretmeni, Ali Öztürk Ankara, Ali Öztürk yazıları, Ali Öztürk Sabahattin Ali Benim Meskenim Dağlardır,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir