Sürgünler

Okullar Kapanırken

Okullar Kapanırken…                                                                        
Zil sesleriyle koştular son kez okullarına. Yıl boyu ve yıllar boyu o taş duvarlı okul bahçesi, onların böylesi çığlıklarıyla kaç kez çınlamıştı. Sevinenlerle, üzülenlerin; ağlayanlarla gülenlerin buluşmalarına bir kez daha tanık olmuştu bu eski taş yapı. Karne heyecanı sarmıştı en tembelinden, en çalışkanını…
Kimileri sarışın, mavi gözleri boncuk boncuk! Kimileri esmer, üzüm karası, kömür karası ,  gözleri!..
Kimisi tütün sarısı, kıvırcık marul gibi… Kimisinde belik belik örgülü saçlar. Geleceğe dönük umut dolu bakışları ve aydınlık yüzleriyle; oğul balı kadar tatlı, fidan gülü kadar güzel çocuklar!..
Kimileri sıkılgan, utangaç, başları önde… Gözlerinde bir umutsuzluk, bir korku ve ürkeklik olsa da kimilerinde; hepsi de sevecen, hepsi de cıvıl cıvıl!.. Üstlerinde forma, sırtlarında çantaları, koşar adımlarla okullarına giden; ana-babalarının gözündeki ve gönlündeki kadar güzel çocuklar!..  

Sorunların ve zorlukların kendilerine düşen paylarını aşarak ulaşabilmişlerdi, o her şeyden kutsal bildikleri okullarına. Kentlerde semtler geçerek, kırsal kesimlerde tepeler bayırlar aşarak; taşımalı sisteme de uyum sağlayarak gelebilmişlerdi buralara.
Sevgiyle bir kez daha sarılıp birbirlerine, kucaklaştılar!.. Bir ayrılığın başlangıcıydı bugünkü buluşma. Yarın;  kimi köyündeki bağa bahçeye, tarladaki işine dönecek. Kimileri “dal küçükken eğilir” denilip, bir işe çırak olarak verilecekti. Kimi, okulları açılana dek yazlıklarında olacak… Tenleri yanacak hepsinin de. Gün karası gön karasına dönüşecek. Kimi plajlarda, kimi tarlalarda yanacak o körpecik bedenlerin!
Bazıları için belki de son görüşme, son buluşmaydı bugün…
Hemen her gün, nice öyküler anlatılır öğretmenler odasında. Hepsi de yaşanmıştır. Ama size fıkra gibi gelir dinlerken, inanasınız gelmez!
Öğrencilerini kendi çocukları gibi hiç bir ayrım yapmadan seven Hilmi Bey, bir kez olsun kendi isteğiyle atanmamıştı bir okuldan başka bir okula. Hiç bir yerde iki yıl kalamamıştı daha. Bakanlıkça hep oradan oraya sürgüne gönderilmekten de bıkmıştı artık. Çenesini tutmaya çalışsa da zamanında mimlenmişti bir kez. Sayın muhbir vatandaşlar gittiği yeni yerdeki partili yandaşlarına daha o gitmeden ulaştırıyorlardı haberi:

Ali Kaya

“Size bir kızılcık gönderiyoruz, icabına bakın…” 
Daha kararnamesi bile çıkmadan ulaşıyordu ispiyoncunun haberi. 2O yılda en az 15 okul gezmişti Hilmi Bey. Hiç bir okulda 1’den alıp da 5’ten çıkardığı bir sınıfı olmamıştı henüz… O nedenle, seneye öğrencileri ve öğretmen arkadaşlarıyla yeniden buluşabilmeleri pek olası görünmüyordu.
İpe sapa gelmez iftira ve karalamalarla soruşturma geçirenler, hâlâ müfettiş bekleyenler… Hiç bir soruşturmaya, kovuşturmaya gerek bile görülmeden “Gereken lüzum üzerine…” denilerek, daha savunması bile alınmadan sürgüne gönderilenler hemen her gün öğretmenler odasında,  öğrenciler arasında, kahvehanelerde bu türden konuşmalar, günün olağan konuşmalarıydı ve gündemin hep ilk sırasını alırdı.
Muhtarla, imamla, kendisini köyün ağası zanneden ( güya) köyün ileri gelenleri ve bir de iktidar partisi yandaşlarıyla iyi geçinmek zorundasın buralarda. Yoksa bu dört kesimden birini bile karşına alır da fincancı katırlarını ürkütürsen, yandın! Tez zamanda biletin kesilir. Artık, haritadan yer beğen kendine.
İşte Hilmi Bey, bu koca Anadolu yaylasında yaşanan binlerce benzeri olaydan sadece birisiydi. O nedenle, okulun bu son günü üzgündü Hilmi Bey! Seneye, kim öle, kim kala! Gidip de dönememek, dönsen bile bulamamak da vardı geride bıraktıklarını.
Neşe Hanımın babası, muhalif partinin ileri gelenlerinden, Belediye eski Başkanlarından birinin kızı olduğu için kurban seçilmişti. Yaşlı anasıyla babasını bırakarak sürgün edilen yere gitmek zorunda kaldı Neşe Hanım. Kurulu düzenleri dağıldı, aile perişan oldu. Ehliyeti yeni almıştı. Acemiliğinden olsa gerek kaza yaptı, bir çocuğun ölümüne neden oldu. Yıllarca mahkemeye gitti geldi. Yakayı kurtardı ama vicdan azabı yedi bitirdi kızcağızı! Psikolojisi alt üst oldu. Doktor desteğiyle ayakta kalabildi ve yıllarca rüyasına girdi o tatsız olay.
İbrahim Bey; kayınpederinden kalma eski bir Rum evinin yola bakan tarafının alt katını düzenleyerek kitap, kırtasiye dükkânı açtığı için “ticaretle uğraşıyor” denilerek sürgün edilmişti. Oysa eşinin üzerineydi resmi kayıtlarda. Vergisini veriyor, öğrencileri kitapla yüz yüze getiriyordu. Sakıncalı bir tarafı olmadığı gibi, bir eksikliği de gidermiş oluyordu İbrahim öğretmen.   
Kitap satan başka bir yer de yoktu üstelik ilçede. O boşluğu da doldurmuş oluyordu. Ortaokulda okuyan bir kızı, bir oğlu vardı, eşi de çalışmıyordu. Kim boşsa o geçiyordu tezgâhın başına. Şimdi kime ne zararı vardı böylesi bir işin
Kitap okumanın suç olduğu bir ülkede kitap satmak, silah ya da uyuşturucu satmak gibi zararlı görüldüğünden midir, bilinmez; o da sürgünler kervanına dâhil edilmişti. İki yıl sürdü bu gidişin geri dönüşü. Ne oldu sonunda? Dükkân kapandı, Tam da kitapla tanışmaya başlamıştı ki çocuklar da kitapsız kaldılar… Öğrencileri kitaba, okumaya alıştırmak, zaten hep suç sayılan bu ülkede; öğretmenler ıslah mı oldular sürgün edilerek? Asla! Aksine, daha da bilendiler belki de…                                                                    
(İlgi görürse şayet)
                                                                                                          SÜRECEK…. 

İlgili Aramalar: Ali Kaya, Sürgünler, Ali Kaya yazar, Ali Kaya yazıları, Ali Kaya Edebiyat Öğretmeni

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir