Ders Videoları TIKLA
Kitap Cevapları TIKLA
Hikaye

Adalet Ağaoğlu Karanfilsiz

KARANFİLSİZ

"İşim mi?.. Eh İşte…"

Caddede, kalabalık arasında kulağıma çarpan söz, bu.  Bu kadarcık: İşim mi? Eh işte… Öyle, sapı kırık, taç yaprak­ları dökük bir ses.
Dönüp bakmadım. Kim olduğunu görmedim.
Küçük bir işmiş. Önemsiz bir iş!
Kasa yapımında çalışan kaportacı arkadaşı, sabah ak­şam karşısına geçip de, inatlı, sabırlı, ona bunu öğretmeye kalkana dek, önemsiz bir iş yapmakta olduğunu bilmezdi. Kendisi için önemliydi, güzeldi, iyiydi. En iyi bildiği işti.
Atlı araba, kamyon kasalarını süslüyordu. Yeşiller, sarı­lar, maviler, kırmızılar, akarsular, göller, dağlar ve karanfiller onun  da içini süsler, günlerini güzelleştirirdi. Bu araba­ları, kamyonları sürenleri sevindiriyor olmalıydı. Yoksa, önünde neden sıraya girsinler, neden, gölün içinde bir ku­ğusu da mutlaka olsun, desinler?
Önüne getirilen her kasa tahtasını boyardı. Çiçekler, böcekler, dantela kıvrımlarla çektiği çerçeveye bir karanfil de kendinden katardı. Dedesinin işiydi. Sonra, babasının da işiydi. Dalları boyarken, göl kıyılarına sazlara atarken, de­desi gecenin bir ortasında, ak donuyla çıkar gelir, denir ki hâlâ sağ, başının ucuna dikilirdi.
“Gölün şıpırtılarını unuttun. Suları salınışını unutma. Boyayı da iyi ov. Renkler sevinsin” derdi. “Baştan savma! Dolunayı suya düşürmeyi unutma!"
Gözleri çakmak çakmak ona bakardı. Hoşgörmez bakışlarına karşın, babası gibi, dedesinin de kendisiyle övündü­ğünü bilirdi. Dağbaşlarına döne döne çıkan yollan, mavilik­lerde süzülen bir tepkili uçağı ikisi de akıl etmemişti. O yol­ların dönemeçlerini ne de yumuşak alıyor kamyon!.. Kamyon kasası üstündeki, bu yolları döne döne çıkan kamyon da çok süslüydü. Çiçek demeti gibi… Tepkili uçağın ardındaki ak çizgiyi pamuksu bulutlar böler. Böylece, dereleri hevesle oğar parlatır, suları gümüşsü yansımalarla çıldır­tırdı. Derken gözleri bulanır, sırtı ağrırdı. Şimdi, gözbebeklerine oturmuş bulanıklık aynı şey mi, bilinmez.
Babası, fırçayı eline verirken:
"Gönlünce yap. Başka şeye kulak asma" demişti.
Artık babası da yok. Kasa yapımında çalışan arkadaşı ise tepesinden hiç eksik olmuyor. Ne ki, "Çiçeğin göbeğini unuttun, mavinin dengesini kaçırdın" demiyor. Daha küçükken, işte bu kasa yapımına girmeden önceleri; sularına, karanfillerine duyduğu hayranlık eksile eksile bitmişti. Nicedir ak kanatlarını şişirmiş bir kuğuya  coşkuyla el çırpmı­yordu. "Şuraya da bir yelkenli…" demiyordu. Dudağının kıyısında aldırışsız bir gülümseme takılı oluyordu. O, önceleri bu gülümsemenin, süsleme işini küçümseme demeye geldiğini bilmiyordu. Aldırmıyordu. Her bir yanı renklere, ışınlara, biçimlere batmış bulanmıştır. Boyaları kendisini savunur. Gönlünde yepyeni karanfiller uçverir. Taç yapraklarının kıpırdanışını, sapların yumuşacık eğilişini, çağlayanların sesini değiştirir durur. Kaportacının "cık cık cık…" deyişlerini işitmez.
Bir akşamüstü, aynı biçimde karşısına dikilmişti. O ise derenin üstüne küçük bir köprü atıyor, köprüyü ıslıklarla geçiyor. Ağzında bir türkü. Karanfillerse kulaklarının arkasına takılı. Dereyi, dolunayın sularındaki şavkını onlarla taçlandıracak. Hazırdırlar. Çerçeveyi çekecek, köşelere bi­rer de yıldız konduracak. Kaportacı:
"Boşuna çaba" dedi. "Boya, boya. Hepsi süs için!"
İlkin şaşırdı. Onun kasa yapımındaki yorgunluğunu surdaki serin sularla giderdiğini, içini dışını ovup yıkadığını sanmıştı. Derken ürktü. Yüzüne bakmadı onun. Direndi. Karanfillerinden birini kulak ardından çekip resimli tahta­nın üst başına kondurdu. Birini de, henüz tomurcukta ola­nı, gönlünden çıkardı, alt yana kondurdu.
Beriki kıs kıs gülüyordu. O, başını hiç kaldırmıyordu. Coşkusu yırtılır diye ürküyordu. "El değmiş coşkuya yama vurulmaz!" Dedesinin sözüydü.
Kaportacı, bir başka gelişinde:
"İş mi bu senin yaptığın?" dedi.
"Kötü mü boyuyorum? Kuğular çirkin mi? Kuşlar ölü mü?"
Yine başını kaldırmamış öteki yine güldü. Gülüşü hoyrat. Böyle, güle güle çekilip gitmişti. O da, kuğuları daha ak, kanatları daha parlak yapayım derken, bozdu. İlk bozuşuydu. Arkadaşı giderken: "Bizim atölyede tabancayı sı­karsın, bir saatte boyar geçersin koca bir kasayı" demişti. Aklı buna takılı kaldı. Güneş biraz solgun doğdu. Keçiyolunun ucunda açan gül yaşlı oldu. Bir de bayrak gerekliydi. Bayrağı nereye sıkıştıracağını bilemedi. Gönlünde karanfiller. Yine hazırdı. Yine oradan alınıp kulak ardına takılmayı, oradan da çekilip köşelere iliştirilmeyi bekliyordu. O gün buna yüreklenemedi. Karanfilleri olduğu yere bıraktı.
Kaportacı tanışı, bir başka gelişinde:
"Ne işe yarar bu çocuk resimleri?" dedi.
O da gönlündeki bir karanfile öfkeyle sarıldı, çekip alırken sapını kırdı. Fırçasını bir yana koydu: 
“Nilüferli sularım, ayın şavkı vurmuş dağbaşlarım, bitmez yolları kısa etmeye yetmez mi?
"Yolun daha kısası var" dedi beriki de. "Araba, kamyon sahiplerinin ise zamanı dar. Bak, gittikçe azalıyorlar önün­de kuyruk olmaya. Bizim atölyede çarçabuk teslim ediyoruz kasalarını. Niye beklesinler? Bu işten murat tahtayı çürütmemekse!.."
Murat, tahtayı çürütmemek ha!.. Bu kadarcık mı? Nilüferli göller hiçbir şey demek değil mi? Sapları tomurlu al al karanfiller?..
"Bu resimleri hâlâ seven sürücüler var" dedi, sesi öl­gün.
Çayır çimenleri, çimenlerdeki ak kuzuları boyamaya koyuldu. Öteki yine gülmüş, yine güle güle çekilip gitmişti. O da, gümüş suların aktığı ovaları daha iri karanfillerle çerçe­veleyip bezedi. Sapların boynu biraz büküktü. Şaştı. O gece, eli ayağına dolanarak dört bir köşeye altın sarısı birer yarımay kondurdu. "Gönlünce yap, başka şeye kulak asma!" Babasının sesiydi. O da başını kaldırdı, kuşkuyla bak­tı babasına "Dünya gönlümüze mi kalmış baba?" diye sordu. Yanıt alamadı. Renkleri ovdu, fazla ovdu.
Kaportacı birkaç gün hiç uğramamıştı yanına. Onun da içindeki kuşku biraz yatışır gibi oldu. Gönlünde tomur to­mur yeni, pembe karanfiller açtı. En pembelerini tahtaya geçirirken fes rengine boyadı. Boyarken kendini yorgun duydu.
Bu kasayı bugün bitirmeliydi. Yetişmedi. Kasa resimlemede ününü duymuş biri, eski boyaları dökülmüş kasasını süsletmeye getirecekti, getirmedi. Belki yarın… 
O yarın olunca, boyanacak kasa değil, yine kaportacı çıkageldi. Günbatımıydı. Dosdoğru atölyeden geliyordu. Günboyu tam altı kasa boyadığını söyledi. Tek renk üstü­ne. Tabanca boyayı sıkıyorsun, vızzt, vızzt, vızzt, bir uçtan fırçasının ucunu şaşırttıracak denli çok Konuştu. "Erkek”in altını iyice çizmişti. Üstüne bastıra bastıra söylemişti.
Fırçanın ucu iyice titredi. Bir kuşun kanadı kırıldı. Kanat, başını alıp gitti. Onu yakalayamadı. Kulağının arkası yandı, kaşındı.
"Hem, kasa boyamak yetmez" diyordu beriki. "Kasayı yapmak da gerek."
Neden yetmezmiş, anlamıyordu. Erkekliğinden ne artmış, ne eksilmiş? Kasa yapmasını bilmiyordu. Kasaları süs­lemesini biliyordu. Gönlünün karanfillerini…
"Boyaları dökülmüş eski kamyon var ya? Hani adam senin şu kuşların, çiçeklerinle bezetecekti?.. Kasayı bize getirdi. En aşağı bir hafta işinden olmak istemiyormuş. Yük çekecekmiş. Resimletmektense… Biz bir günde yeşili çekip verdik. Boydan boya… Pırıl pırıl. Sevine sevine gitti. Hem de ucuz." Ucuz ha? Hem de ucuz!
Dedesi de, babası da çok silik geçtiler gözlerinin önün­den. Sanki hiç yaşamadılar. Gülleri, nilüferleri hiç açtırma­dılar. Sular hiç yaldızlanmadı. Tepsi gibi bir ay hiç doğma­dı dağbaşlarından. Sular hiç çığıldamadı..
Yokluğa karşı durdu; çimenlerde iri papatyalar açtırdı. Önündeki son kasaydı.
Yarın yenileri olur. Yeni kasalar gelir. Gele gele gürgenden bir çeyiz sandığı geldi. İşi uzattı. Bitmesin diye, sandığı bildiği bütün renkler, biçimler, pırıltılarla donattı. Karanfiller bu kalabalık arasında yitti, gitti. Yine de bir türlü bitirmedi önündeki işi.
Caddeler, sokaklar ne kadar kalabalık. Dükkân, vitrin önleri omuz omuza insan. Yüzler pek renksiz, ışıksız, göz­ler pek pırıltısız:
İşim mi? Eh işte…


Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Close