Deyimler

Deyimler -K-

Kabak (birinin) başına (başında) patlamak: Birçok kimsenin ilgili olduğu olaydan yalnızca bir kimse zararlı çıkmak; beklenmediği hâlde, bir işin zararlı sonucuna katlanmak.
 
Kabak tadı vermek: Bıktırmak, usanç vermek, tatsız olmaya başlamak.”Senin bu konuşmaların da artık kabak tadı vermeye başladı.” 

Kabına sığmamak:
 Sevinç ve heyecanından taşkın hareketlerde bulunmak. 

Kabir azabı çekmek:
 Çok sıkılmak, eziyet çekmek.”Kabir azabı çekmeye daha ne kadar devam edeceğiz.” 

Kabuğuna çekilmek: 
Tek başına kalmak, dış dünya ile ilgisini kesmek, kimse ile görüşmemek.”Geçirdiği kazadan sonra iyice kabuğuna çekildi.” 

Kaçın kur`ası:
 Aldatılması güç, kurnaz; gün görmüş, geçirmiş; tecrübeli.”O kaçın kur`ası, boşuna uğraşma, sen onu kandıramazsın.” 

Kafadan atmak:
Bir konu üzerinde inceleme yapmadan, rast gele konuşmak.”Derse hiç çalışmadığın belli, öyle kafadan atıyorsun ki…” 

Kafadan kontak (sakat):
 Düşüncesiz, delice işler yapan, aklı kıt.”Bırak şu elindeki baltayı, kafadan kontak mısın nesin?” 

Kafa dengi:
Davranışları, anlayışları, dünya görüşleri birbirine uymuş kimselerden her biri.”Kafa dengi bir arkadaşa öylesine ihtiyacım var ki.” 

Kafa patlatmak:
 Bir konu üzerinde pek çok düşünmek, zihin yormak.”Bu makine üzerinde az kafa yormamışsın, öyle karışık ki.” 

Kafa tutmak:
 Karşı gelmek, direnmek, boyun eğmemek.”Her önüne gelene kafa tutmakla bir yere varacağını mı sanıyorsun?” 

Kafası almamak:
 
1. Anlayıp kavrayamamak. 
2. Zihin yorgunluğundan ötürü anlayamaz olmak. 
3. Olabileceğine inanmamak.”Boşuna nefes tüketme, kafası almaz onun.” 

Kafası işlemek (çalışmak): 
Bir konu üzerinde kavrayışı çok iyi olmak. 

 

Kafası kazan (gibi) olmak, (veya kafası şişmek): 

1. Zihni yorulmak. 
2. Gürültülü, patırtılı şeyler dinlemekten rahatsız olmak, yorgunluk duymak.”Kesin artık şu makinenin sesini, kafam kazan gibi oldu.” 

Kafası kızmak
: Çok öfkelenip sinirlenmek.”Kafamı kızdırmadan çekip gidin buradan.” 

Kafasına dank etmek (demek):
 Çoktandır anlayamadığı bir meseleyi bir olay sebebiyle birden bire kavramak, doğruyu yakalamak. 

Kafasına koymak:
 Bir şeyi yapmaya kararlı olup zamanını beklemek.”Yarın onunla görüşmeyi kafama koydum.” 

 

Kafası yerinde olmamak: 

1. O anda kafası çok yorgun olmak. 
2. Başka şeyler düşündüğünden, o anda konuşulana hemen intibak edememek.”Kusura bakmayın, ne söylediğinizi anlayamadım, kafam yerinde değildi de.” 

Kafese girmek:
 
1. Hapse girmek. 
2. Aldatılmak, hile yoluyla kendisinden çıkar sağlanmak, oyuna gelmek.”Zavallı kafese girmekten kurtulduğunu sanmıştı.” 

Kafese koymak:
 Tuzağa düşürüp çıkar sağlamak. 

Kâğıda dökmek:
 Düşüncelerini, duygularını yazıya geçirmek. 

Kâğıt üzerinde kalmak:
 Yapılması kararlaştırıldığı hùlde uygulanmamak; konuşulan, kararlaştırılan yazıda kalmak.”O kadar yol yapımı, sulama kanalı hep kâğıt üzerinde kaldı.” 

Kalbini kırmak:
İncitmek, küstürecek kadar üzmek, gönlünü kırmak, gücendirmek.”Onu, kalbini kırmadan uyarmaya çalış.” 

Kalburla su taşımak:
 Verimsiz, verim alınamayacak, olmayacak bir işle uğraşmak. 

Kalbur üstü: 
Benzerleri arasında üstün, seçkin, görünür. 

Kaldırım mühendisi:
 İşsiz güçsüz, sokaklarda dolaşan kimse. 

Kaale almamak:
 Önemsiz görmek, sözünü etmeye değer bulmamak.”O, kaale alınacak bir insan değil.” 

Kalem efendisi:
 Kalemde çalışan görevli, yazman. 

 

Kalem oynatmak: 

1. Yazı yazmak. 
2. Bir yazıyı düzeltmek. 
3. Bir yazıda değişiklik yapmak.”Ben senin gibi kalem oynatmayı beceremiyorum.” 

Kaleyi içinden fethetmek:
 Karşı taraftan birinin yardımını alarak davasını kazanmak. 

Kalıbını basmak: 
Bir şeye bütün içtenliği ile güvenmek, bir şeyi doğrulamak.”Kalıbımı basarım ki o, bu işi yapmamıştır.” 

Kalıbının adamı olmamak:
 Görünüşünden bekleneni yapamaz olmak, umulanı ortaya koymamak. 

 

Kalıptan kalıba girmek: 

1. Sık sık iş değiştirmek. 
2. Çıkar sağlamak için değişik kılıklara girmek. 

Kalp kazanmak:
 Güzel bir davranış ve sözle birilerinin sevgisini kazanmak, ilgisini çekmek.”Bir demet çiçekle annemizin kalbini kazanabiliriz.”
 
Kambersiz düğün olmaz (olur mu?): “Bir toplantı, eğlence veya iş, en çok ilgili kişiler bulunmadan yapılırsa tadı çıkmaz” anlamında alay yollu kullanılır. Kambur 

üstüne kambur (kambur kambur üstüne):
 “Sıkıntı üstüne sıkıntı, terslik üstüne terslik, borç üstüne borç, aksilikler birbirini kovalıyor” anlamında kullanılır. 

Kanadı altına almak:
 Korumak, gözetmek, himayesi altına almak.”Yeğenini kanadının altına aldı.” 

Kan ağlamak:
 Büyük bir üzüntü içinde olup yakınmak.”Dört çocuk tek başıma kaldım, çaresizim, içim kan ağlıyor ama kimseye açılamıyorum.” 

Kana susamak:
 Birini öldürme hırsı içinde olmak.”Bırak elindeki bıçağı dedim ama dinletemedim, kana susamış gibiydi.” 

Kanat germek:
 Birini korumak, gözetimi altına almak. 

Kan başına sıçramak (beynine çıkmak):
 Çok sinirlenmek, öfkelenmek,”Kan başına sıçramıştı, sağa sola bağırıp duruyordu.” 

Kancayı takmak:
 Bir kimsenin zararı, kötülüğü için uğraşmak. 

Kan çıkmak:
 Cinayet işlenmek, kan dökülmek.”Şu adamı götürün gözümün önünden, yoksa kan çıkacak.” 

Kandilli temenna:
 Eli yere kadar uzatarak yapılan selâmlama. 

Kan dökmek:
 Ölüme yol açmak, yaralanıp ölmek veya birini yaralayıp öldürmek. 

Kan gövdeyi götürmek:
 Çok kan akıtılmış olmak, çok insan öldürülmek.”Düşmanla göğüs göğüse gelmiştik, biliyordum ki birazdan kan gövdeyi götürecek ve pek çoğumuz ölecekti.” 

Kan gütmek:
 Kan dökerek öç almayı istemek. 

Kanı ağır:
 Davranışları yavaş, sevimsiz, konuşması insana sıkıntı veren, hoşa gitmeyen kimse. 

Kanı bozuk:
 Soysuz, iğrenç işler yapmaktan geri durmayan.”Toplum bu kanı bozuk insanlardan temizlenmelidir.” 

Kanı kaynamak:
 
1. Hareketli, coşkun olmak. 
2. Birine içten bir sevgi beslemek, yakınlık duymak.”Çocuğa, ilk rastladığımda kanım kaynamıştı.” 

Kanına girmek:
 
1. Birini öldürtmek veya öldürmek. 
2. Bir şeyi harcamak, ziyan etmek. 

Kanına susamak:
 Belâsını aramak, kendisinin öldürülmesine yol açacak bir davranışta bulunmak.”Kanına mı susadın sen, o katilin üstüne böyle gidilir mi hiç!” 

Kanını emmek:
 Hiç insaf etmeden sömürmek, varını yoğunu elinden almak.”Yıllardır kanımızı emiyor bu soysuz herifler!” 

Kanı pahasına:
 Yaralanmayı veya öldürülmeyi göze alarak.”Kanım pahasına da olsa, o adamlara, buradan adımlarını attırmayacağım.” 

Kanı sıcak:
Sevimli, kendisini sevdiren, sempatik, sıcakkanlı. 

Kanıyla ödemek:
 Yaptığı işin cezasını hayatıyla ödemek.”Yaptığını kanıyla ödettiler zavallıya.” 

Kan kusmak:
 Çok eziyet, sıkıntı çekmek. 

Kan kusturmak:
 Çok büyük sıkıntı ve eziyet çektirmek.”Bana kan kusturmaya yemin etmişler, haydi görelim.” 

Kanlı bıçaklı olmak:
 Birbirlerinin kanını dökecek, birbirlerini öldürecek kadar birbirlerine düşman olmak.”Küçücük bir tarla yüzünden kanlı bıçaklı olduk.”

Kanlı canlı: 
Sağlıklı, sapasağlam, dinç ve diri olduğu yüzünden belli olan.”Kanlı canlı oluncaya kadar hastanede tutuldum.” 

Kan ter içinde kalmak:
Çok yorgun, terli, bitkin ve perişan durumda olmak.”Elindeki kazmayı bırakmaya niyetli değildi, kan ter içinde kalmış bedenini doğrultarak yüzüme baktı.” 

 

Kan tutmak: 

1. Kan görünce bayılmak. 
2. (Adam öldüren kimse korku ve heyecandan) şok geçirmek, kaçamamak, olduğu yere yığılıp kalmak. 

Kapağı atmak:
 Sıkıntılı bir yerden kurtulup rahat edeceği bir yere kavuşmak; uygun bir yere yerleşmek, işe girmek.”Evimize kapağı attık mı tamam, gel keyfim gel o zaman.” 

Kapalı kutu:
İçinde ne sakladığını belli etmeyen, niteliği gizli kalan. 

Kapı dışarı etmek:
 Kovmak, dışarı atmak.”Ben de bu evin insanıyım, beni kapı dışarı edemezsiniz!” 

 

Kapı kapı dolaşmak: 

1. Ev ev gezmek, her eve uğramak. 
2. Hemen her devlet dairesine başvurmak.”Kapı kapı dolaştı, ne var ki bir iş bulamadı.” 

Kapı komşu:
Bitişikte oturan komşu, evleri yan yana olan ailelerden her biri.”Kapı komşum öyle iyi bir insan ki…” 

Kapısında büyümek:
 Birinin evinde eğitim görüp yetişmek.”Onun kapısında büyümüştü, ona bu kötülüğü nasıl yapmıştı aklı almıyordu.” 

Kapısını aşındırmak:
İstediğini elde edinceye kadar birinin yanına çok sık gidip gelmek. 

Kapı yoldaşı:
Herhangi bir yerde aynı hizmette bulananlardan her biri. 

Kapıyı açmak:
 
1. Başlama. 
2. Bir işte birilerine örnek olmak.”Açık artırmada kapı bir milyon liradan açıldı.” 

Karaborsa:
 Piyasada olmayan malın gizlice, el altından yüksek fiyatla alınıp satılması.”Karaborsacılar toplumun kanını emiyorlar.” 

Kara cahil:
 Hiçbir şey bilmeyen, çok bilgisiz.”Onun kara cahil birisi olduğunu ilk konuşmamızda fark etmiştim.” 

Kara çalı:
 İki kişi, iki dost arasına girerek arayı bozan kimse. 

Kara çalmak: 
Birine iftira etmek, leke sürmek, haksız yere suçlamak.”Kadıncağıza yok yere kara çaldılar.” 

Kara gün: 
Sıkıntılı, üzüntülü, büyük bir yasa düşülen gün.”Allah kimseye kara gün göstermesin.” 

Kara gün dostu:
Yalnız iyi günlerde değil sıkıntılı, üzücü, düşkünlük günlerinde de insanın yardımına koşan, dostunu yalnız bırakmayan kimse. 

Kara haber:
 Ölüm veya felâket haberi, çok üzücü haber.”Fatma kadına bu kara haberi vermeye kimse yanaşmadı.” 

Karalar bağlamak (giymek):
 Bir felâket dolayısıyla yas tutmak, siyah elbise giymek ya da siyah örtü bağlamak. 

Kara liste: 
Zararlı görülüp cezalandırılmaları, öldürülmeleri düşünülen kimseler hakkında tutulan liste.”Köy muhtarını da kara listeye almışlar.” 

Karaman`ın koyunu sonra çıkar oyunu:
 “Dış görünüşe aldanmamalı, bir kişi ya da iş olağan görünebilir, ancak altından neler çıkabileceği hiç belli olmaz, o sonra görünür.” anlamında kullanılır. 

Karar kılmak:
Dönüp dolaşıp o şeyin üstünde durmak, onu tercih etmek, birçok şeyi deneyip onu seçmek.”Ben bu elbisede karar kıldım.” 

Karda gezip izini belli etmemek:
 Kimsenin sezemeyeceği biçimde gizli bir iş çevirmek, uygunsuz işler yapmak.”Onun ne biçim bir insan olduğunu bana sorun; o, karda gezer izini belli etmez biridir.” 

Kargacık burgacık:
 Eğri büğrü, kötü, okunması güç, çarpık, düzensiz (yazı). 

Kardeş payı yapmak:
 Eşit oranlarda bölmek, taksim etmek, paylaştırmak.”Çok açtılar, buldukları ekmeği oracıkta kardeş payı yaptılar.” 

Karga tulumba etmek:
 Birkaç kişi, birini kollarından bacaklarından tutup havaya kaldırmak.”Hep birlikte babalarını karga tulumba edip havuzun başına getirdiler.” 

Karınca duası gibi:
Çok küçük, sık ve okunaksız, birbirine girmiş (yazı). 

Karınca yuvası gibi kaynamak:
 Çok kalabalık ve hareketli olmak (bir yer).”Pasajın girişi âdeta karınca yuvası gibi kaynıyordu.” 

Karınca kararınca:
 Az, önemsiz ve küçük de olsa, gücü yettiği kadar, elinden geldiğince.”Caminin yapımına karınca kararınca o da katkıda bulunmaya karar verdi.”

Karman çorman: Karmakarışık, çok karışık, düzensiz, alt üst olup birbirine girmiş.”Ortalık karman çormandı, nereden işe başlayacağını bilemiyordu.”

Karnı geniş: Hiçbir şeyi tasa etmeyen, titizlenmeyen, gamsız, umarsız. 

Karnı karnına geçmek:
 Çok acıkmak, çok zayıflamış olmak.”Günlerdir ağzına bir lokma koymamıştı, karnı karnına
geçmiş ve bitap düşmüştü.” 

Karnım tok:
“O sözlerine kanmıyorum, önem vermiyorum” anlamında kullanılır.”Geç babam, geç bu sözleri, karnımız tok bu sözlere, paradan söz et sen, verecek misin, vermeyecek misin?”
 

Karnı tok sırtı pek:
 Geçimi iyi, hâli vakti yerinde, para sıkıntısı olmayan, birinin yardımına ihtiyaç duymayan (kimse).”Herkesin karnı tok sırtı pek olacaktır, bize güvenin!” 

Karnı zil çalmak:
 Çok acıkmış olmak.”Bugün hiçbir şey yiyemedim, karnım zil çalıyor!” 

Karşı çıkmak:
 
1. Gelenleri karşılamak üzere yola ya da kapı önüne çıkmak. 
2. İleri sürülen fikrin, tutulan yolun yanlış olduğunu söylemek.”Her fikrime karşı çıkmak zorunda mısın?” 

Karşı durmak:
 Bir güce boyun eğmemek, direnmek.”Düşmana karşı durmak boynumuzun borcudur.” 

Karşı koymak:
 Engel olmaya çalışmak, direnmek, güç kullanarak dayanmak, boyun eğmemek.”Hırsızlar polise silâhla karşı koymaya çalıştılar.” 

Kasıp kavurmak:
 
1. Bir afet çok zarar vermek, mahvetmek. 
2. Baskı yaparak, kıyıcı davranışlarda bulunarak bir topluluğu ezmek; zulmetmek, ortalığı korku ve dehşet içinde bırakmak.”Eşkıyalar ortalığı kasıp kavurmaya başladılar!” 

Kaş göz etmek:
 Kaş ve göz hareketleriyle bir işaret vermeye, istediğini bu yolla anlatmaya çalışmak.”Kalabalıkta kaş göz ederek Hasan`ı çağırmayı düşündü.” 

Kaşıkla yedirip, sapıyla göz çıkarmak:
 Bir iyilik yaptıktan sonra, bu iyiliği hiçe indirecek bir kötülük yapmak. 

Kaşla göz arasında:
 Çok çabuk, kimsenin sezmesine fırsat vermeyecek kadar az bir zaman içinde.”Kaşla göz arasında kapıverdi mendili.” 

Kaşlarını çatmak:
Kızgın, öfkeli ve sinirli olduğunu kaşlarını birbirine yaklaştırarak göstermeye çalışmak.”Bana öyle kaşlarını çatıp durma!” 

Kaş yapayım derken göz çıkarmak:
İşi düzelteyim, bir iyilik yapayım derken büsbütün bozmak ve büyük bir zarar vermek. 

Katı yürekli:
 Acımasız, merhametsiz, acı veren şeylere aldırmayan.”Onun gibi katı yürekli bir insan daha görmedim desem yeridir.” 

Kayıtsız kalmak:
 Umursamamak, önem vermemek, ilgi göstermemek.”Onun bu kötülüklerine kayıtsız kalmak mümkün mü?” 

Kazan kaldırmak:
 Yönetime karşı topluca karşı gelmek, baş kaldırmak.”Maden işçileri kazan kaldırmış diyorlar.” 

Kazık yutmuş gibi:
 Dimdik (duran, oturan, yürüyen).

Kazın ayağı öyle değil: “Durum, mesele senin sandığın gibi değil” anlamında kullanılır. 

Keçileri kaçırmak:
 Düşünme yeteneğini kaybetmek, aklını oynatmak, delirmek, bunalım içinde olmak,”Doktor, keçileri kaçırmış diyorlar!” 

Kedi ciğere bakar gibi (bakmak):
 İmrenerek, iştahla, ele geçirme isteği ile bakmak. 

Kedi gibi dört ayak üstüne düşmek:
En zor, en tehlikeli durumdan zarar görmeden kurtulmak. 

Kedi olalı bir fare tuttu: 
İlk defa, neden sonra kendisinden beklenen bir iş yapabildi.”Temsilcimiz, nihayet kedi olalı bir fare tuttu, yüklü bir iş yakaladı.” 

Kefeni yırtmak:
 Ağır bir hasta ölüm tehlikesini atlamak.”Üzülmeyin, kefeni yırttı büyük anneniz.” 

Kel başa şimşir tarak:
 Pek çok ihtiyaç giderilmeyi beklerken gereksiz özenti ve gösterişi belirtmek için kullanılır. 

Keli görünmek:
 Bir kabahati, kusuru ortaya çıkmak.”Kelinin görünmeyeceğini sanıyordu şapşal!” 

Kel kâhya:
 Bilgisi olsun olmasın her işe karışan, burnunu sokan. 

Kelle götürür gibi:
 Gerekli olmayan bir acelecilikle, bir şey ulaştıracakmış gibi çok hızlı koşarak. 

Kelleyi koltuğuna almak:
Ölümü göze alarak bir işe kalkışmak.”Kelleyi koltuğuna alıp düşman karşısına çıkmak her babayiğidin harcı değil.” 

Kemerleri sıkmak:
 Tutumlu davranmak, açlığa ve susuzluğa katlanmak.”Kemerleri sıktıra sıktıra millette hâl bırakmadılar.” 

Kem küm etmek: 
Anlatmak istediğini açık seçik ifade edememek, bir soru karşısında bocalayıp cevap bulamayarak anlamsız sözler söylemek.”Kem küm etme de ne söyleyeceksen söyle çabuk!” 

Kendi hâlinde:
 Sessiz, hiçbir şeye karışmayan, karışmak istemeyen, sakin (kimse).”Yazık olmuş, kendi hâlinde biriydi, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmazdı.” 

Kendi göbeğini kendi kesmek:
 İstediği yardım gelmeyince kendi işini kendi yapmak durumunda kalmak.”O her zaman kendi göbeğini kendisi kesmiş, kimseden yardım beklememiştir.” 

Kendi kendine gelin güvey olmak:
 Başkalarının ne diyeceğini hesaba katmadan, bir işi sadece kendi başına tasarlayıp olmuş sayarak sevinmek.”Kendi kendine gelin güvey olmayı bırak, bakalım kız ne diyecek bu işe.” 

Kendi kendini yemek: 
İstediği iş olmadı diye gizli gizli üzülmek, kaygı duymak.”Kendi kendimi yedim bitirdim bu iş yüzünden.” 

 

Kendinden geçmek: 

1. Kendini kaybetmek, bayılmak, bilinci işlemez olmak. 
2. Sevindirici bir olay karşısında coşkuya kapılmak, duygulanmak.”Dün gece bizim adam yine kendinden geçti, hastaneye zor yetiştirdik.” 

Kendinden pay (paha) biçmek:
 Bir durumu kendi durumu ile ölçüştürmek. 

 

Kendine gelmek: 

1. Sarhoşluktan, bayıldıktan sonra ayılmak. 
2. Aklı başına gelmek. 
3. Bozuk olan durumu düzelmek.”Oh, nihayet kendine geldi bizim adam!” 

Kendine yedirememek:
Yapılan bir işi onur kırıcı görüp, kişiliğine dokunmuş sayarak tepki göstermek; kendisinin başkasına yapması söz konusu olan işi, kişiliği için uygun görmeyip yapmamak. 

Kendine yontmak:
 Ortaya çıkan fırsattan yararlanıp başkalarını düşünmeyerek hep kendi çıkarını sağlayacak yönde hareket etmek.”Hep kendine yontma, biraz da bizi düşün, biz de insanız!” 

Kendini ağır satmak:
 Kendisinden yapılması istenen işi, birçok ricadan, birçok ısrardan sonra yapmayı kabul etmek.”Kendini ağır satmakla adam olduğunu mu kanıtlayacak?” 

Kendini alamamak:
İstemeyerek bir işi yapmak durumunda kalmak, yapmamayı edememek, kendini tutamayıp yapmak.”Ona bir tokat atmaktan kendimi alamadım işte!” 

Kendini ateşe atmak:
 Bilerek zor ve tehlikeli bir işe girişmek.”Kendisini ateşe atmasına izin mi vereceksiniz?” 

 

Kendini bulmak: 

1. İyi bir duruma kavuşmak. 
2. Kişilik kazanıp olgunluğa erişmek. 
3. Farkında olmadan bir yere ulaşmış olmak.”Nihayet kendimi buldum, bundan böyle ekonomik sıkıntı çekmeyeceğim.” 

Kendini dev aynasında görmek:
Kendisini olduğundan büyük bir adam sanmak; üstün, yetenekli, güçlü görmek.”Kendini dev aynasında görmekten ne zaman vaz geçeceksin ha!..” 

 

Kendini dinlemek:

1. Önemsiz, küçük rahatsızlıkları büyütmek; hastalık kuruntusu içinde bulunmak. 
2. Yalnız, sakin kalmak.”Uzun bir süre kendimi dinledim, olup biteni tekrar tekrar gözden geçirdim.” 

Kendini göstermek:
 
1. Ortaya çıkmak, belirmek. 
2. Beğenilecek, takdir edilecek niteliklerini ortaya koymak; gücünü göstermek.”Uzun bir aradan sonra sergi açmaya, kendini göstermeye karar verdi.” 

Kendini kaptırmak:
 Bir şeyin etkisinden kendini kurtaramamak.”Bu yaştan sonra kendimi sigaraya kaptıracağım hiç aklıma gelmezdi doğrusu.” 

 

Kendini kaybetmek: 

1. Düşüp bayılmak. 
2. Kızgınlık, öfke yüzünden ne yaptığını bilmeyecek hâle gelmek.”Bir iki söz söyledikten sonra kendini kaybetti, oraya yığılıverdi.” 

 

Kendini toplamak: 

1. Kötü, bozuk olan durumunu düzeltmek. 
2. Bir konu üzerinde dikkatini yoğunlaştırmak. 
3. Şişmanlamak.”Bizim oğlan kendini iyice toparladı, şimdi ev almayı düşünüyor.” 

Kendini tutamamak: 
Bir durum karşısında sessiz ve heyecana kapılmadan durmayı başaramamak, kendine hâkim olamamak.”Kendimi tutamadım, ben de ağlamaya başladım.” 

Kendini vermek: 
Bir şeye bütün varlığıyla bağlanmak, başka şeylerle ilgisini kesip yalnızca onunla ilgilenmek, bir şeyi tüm gücüyle yapmaya çalışmak.”İşe henüz kendini vermiş sayılmaz.” 

Kendi payıma:
 “Bana gelince, bana kalırsa, fikrime göre, bana sorarsanız” anlamlarında kullanılır. 

Kendi yağıyla kavrulmak:
 Elindekiyle yetinmeye, kimseye muhtaç olmadan yaşamaya çalışmak; ihtiyaçlarını kendi karşılayarak kimseden yardım istememek.”Nasıl olalım, kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz işte…” 

Kene gibi yapışmak:
Yakasını bir türlü bırakmamak; istenmediği hâlde, çıkar sağladığı için birinin peşini bırakmamak.”Kene gibi yapışmıştı adamın yakasına, peşini bir türlü bırakmıyordu.” 

Kesenin ağzını açmak
: Bol para harcamaya başlamak.”Babam kesenin ağzını açtı nihayet.” 

Keyfinin kâhyası (olmamak):
 Birisine karışmaya hakkı olmamak, istediği gibi yaşamasına engel olmamak.”O benim keyfimin kâhyası olamaz, ben dilediğim gibi yaşarım, karışamaz bana!” 

Keyif çatmak:
 Neşeli olmak, hoş ve eğlenceli zaman geçirmek.”İşi nihayet bitirmiştik, sıra şimdi keyif çatmaya gelmişti.” 

Keyif ehli:
 Rahatına düşkün kimse, zevkinden bol bol yararlanan.”Oldukça rahat, keyif ehli bir insandı.” 

Kılı kırk yarmak:
 Titizlenmek, çok dikkat ederek en ince ayrıntılarına kadar incelemek, önemle üstünde durmak.”Bir malı almadan önce kılı kırk yararcasına evirir çevirir ve öyle alırdı.” 

Kılına dokunmamak:
 Bir kimseye, zarar verebilecek en ufak davranıştan bile kaçınmak.”İnan anne, kılına bile dokunmadım kardeşimin!” 

Kılını bile kıpırdatmamak (veya oynatmamak):
 Bir durum karşısında en küçük bir tepki bile göstermemek, ilgisiz kalmak, harekete geçmemek.”Onca insan üstüme yürüdü ama o kılını bile kıpırdatmadı.” 

Kıl payı (kalmak): 
Çok az, az bir fark (kalmak).”Araba o hızla virajı alamadı, uçuruma yuvarlanmasına kıl payı kalmıştı.” 

Kıran girmek:
 
1. Daha önce bulunan şey bulunmaz olmak. 
2. Hayvanlar ya da insanlar arasında öldürücü bir hastalık yayılmak.”Kıran girdi, bütün koyunlar telef oldu.” 

Kırık dökük:
 
1. Eski çürük, sağlam olmayan, değersiz (şey). 
2. Düzgün olmayan, parça parça, dağınık (söz).”Şu kırık dökük eşyaları ortadan kaldırın hemen!” 

Kırıp geçirmek:
 
1. Yakıp yıkarak, baskı yaparak, öldürerek büyük zarar vermek. 
2. Çok sert davranarak darıltmak. 
3. Garip olan söz ve davranışlarıyla herkesi güldürmekten katıltmak. 

Kırk dereden su getirmek:
 Birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeler ileri sürmek, ikna edebilmek için çok uğraşmak.”Ne inatçı adammış, bir evet demek için kırk dereden su getirtti bana.” 

Kırklara kırışmak:
Bir kimse artık ortalıkta görünmez olmak. 

Kırk tarakta bezi bulunmak:
Birbirinden farklı birçok işle uğraşmak, birçok ilişkisi bulunmak, gizli ilişkileri olmak.”Ne iş yaptığı belli değil, kırk tarakta bezi var adamın.” 

Kısmeti açılmak:
1. Kazancı artıp bolluğa erişmek. 
2. Bir kızı isteyenlerin çoğalması.”Bu miras kızın kısmetini de açtı hani!”
 
Kısmetini (nimetini) ayağıyla tepmek: Kavuşacağı iyi bir durumu, kıymetini bilmeyerek reddetmek; istememek, değerlendirememek. 

Kıssadan hisse almak
: Bir olaydan, anlatılan bir hikâyeden ders almak. 

Kıt kanaat (geçinmek):
 Yoksulluk içinde, zar zor ve güçlükle (geçinmek).”Bir zamanlar biz de kıt kanaat geçiniyorduk.” 

Kıvamına gelmek (bulmak):
 En uygun zamanında olmak, gerekli ve istenilen şartlar yerine gelmek, istenilen duruma gelmek. 

Kıyamet kopmak:
 
1. Kıyamet günü gelmek. 
2. Bir yerde çok gürültü ve patırtı kavga, telâş olmak.”Kıyamet günü gelecek ve insanlar sonunda hesaba çekilecekler.” 

Kızarıp bozarmak:
 Utanarak renkten renge girmek, kimi duyguların etkisiyle yüzünün rengi değişmek.”Pot kırdığını anlayınca ne yapacağını şaşırdı, kızarıp bozaran yüzünü kapatmaya çalıştı.” 

Kızıl (kızılca) kıyamet kopmak:
 Bir meselede büyük, aşırı, gürültülü bir kavgaya yol açmak; yüksek sesli tartışma başlatmak.”Sizin bostanlara su vermeyeceğim deyince kızılca kıyamet koptu.” 

Kilit noktası:
Bütün işlerin çözümlenmesi ona bağlı olan önemli unsur, üzerinde durulması gereken en önemli nokta, makam veya yer. 

Kimseye eyvallah etmemek:
 Kimseden yardım ve iyilik beklememek, kimsenin minneti altına girmemek.”Bu yaşa kadar kimseye eyvallah etmedim, bundan sonra da edecek değilim.” 

Kim vurduya gitmek:
 Bir kargaşa anında ve kalabalık arasında kimin tarafından vurulduğu veya dövüldüğü belli olmamak.

Kirişi kırmak:
 Kaçıp gitmek, bulunduğu yerden gizlice ve çabucak ayrılmak.”Kavga başlayınca kirişi kırarım diye düşündü.” 

Kirli çamaşırlarını ortaya dökmek
: Ayıp, suç ve kusurlarını, gizli kalmış yolsuzluklarını açığa çıkarmak; açıklamak, söylemek.”Kirli çamaşırları ortaya dökülünce ne yapacağını şaşırdı.” 

Kitaba el basmak
: Elini kutsal kitap olan Kur`ân-ı Kerim üzerine koyarak yemin etmek. 

Kitabına uydurmak
: Kanunî olmayan bir işi kimi boşluklardan yararlanarak kanunî imiş gibi göstermek.”İşi kitabına uydurmuşlar, çok zengin olmuşlardı.” 

Kof çıkmak:
İşe yaramadığı, sanıldığı gibi olmadığı, boş ve değersiz bir kişi olduğu anlaşılmak. 

Kokusu çıkmak:
 Gizli yapılmış bir iş, daha sonra herkes tarafından bilinir olmaya başlamak.”Bu işin kokusu çıkar diye korkuyorum.” 

Kolaçan etmek:
 Çevresini ya da kendisinden istenilen yeri dolaşıp ne var ne yok diye bakmak, olup biteni anlamak amacıyla dolaşmak.”Bir kişi etrafı şöyle bir kolaçan etsin de gelsin.” 

Kol kanat olmak
: Yardım etmek, gözetmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak. 

Koltukları kabarmak
: Kendisine ya da yakınlarına yapılan övgüden ötürü kıvanç duyup büyüklenmek, böbürlenmek.”Oğlun oldukça becerikli dedikleri zaman koltuklarım kabardı doğrusu.” 

Kolu kanadı kırılmak:
 Çaresiz duruma düşmek, bir şey yapamaz hâle gelmek.”Kolu kanadı kırılmış bir vaziyette dolaşıyordu.” 

Korktuğu başına gelmek:
 Endişe duyduğu, kaygılandığı, olmasını istemediği şeyle karşı karşıya gelmek.”Korktuğum başıma geldi, ne yapacağım şimdi ben!”

Koyun kaval dinler gibi:
Düşünmeden, hiçbir şeyi anlamadan, ne denildiğini kavramadan dinlemek.”Beni koyun dinler gibi dinleyip çekip gittiler.” 

Kozunu paylaşmak
: Aradaki anlaşmazlığı zora başvurarak, üstün olan güce dayandırarak çözümlemek, sona erdirmek.”Onunla kozunu paylaşmaya can atıyordu.” 

Kök salmak:
 
1. Bir yere iyice, ayrılmamacasına yerleşmek. 
2. İyice tutunmak, köklenmek, sağlamlaşmak, yayılmak.”Onun sevgisi, içine iyice kök salmıştı.” 

Kök söktürmek: 
Uğraştırmak, güçlük çıkarmak, engel olmak.”O takıma kök söktürmeye yemin ettik.” 

Köküne kibrit suyu dökmek:
 Bir daha belirmeyecek, ortaya çıkmayacak biçimde yok etmek, ortadan kaldırmak. 

Köprüleri atmak:
 Girişilen, başlanılan bir işten vazgeçmeye ya da geri dönmeye imkânı kalmayacak şekilde kesin bir davranış göstermek; ilişkileri bir daha kurulamayacak biçimde bozmak.

Kör değneğini beller gibi: 
Bir değişiklik, yenilik düşünmeden, hep aynı biçimde davrananların durumunu anlatmak için kullanılır.

Kör dövüşü:
 Sonuç alınamayacak ve birbirini engelleyecek biçimde, bir birinden habersiz düzensiz ve uyumsuz çabalama. 

Kör kadı:
Sözünü esirgemeyen; doğru bildiğini hatır gönül dinlemeden her yerde, herkesin yüzüne karşı söyleyen. 

Köstek olmak
: Engel olmak.”Sen köstek olma yeter.” 

Körü körüne:
 Düşünüp taşınmadan, nasıl sonuçlanacağını hesaplamadan, dikkat etmeden.”Bu işe öyle körü körüne giremem, anladın mı?” 

Köşe bucak:
 Göze çarpmayan, önemsiz yer.

Kötüye kullanmak:
 Suiistimal etmek, yetkisini yanlış bir yolda kullanmak, istenilmeyen yolda yararlanmak.”Benim yumuşaklığımı kötüye kullandı.” 

Kraldan çok kralcı olmak
: Birinin davasını ondan daha çok savunur olmak. 
Kucak açmak: İhtiyaç sahibi birine sığınacak yer vermek, onu korumak.”Muhtaçlara kucak açmak insanlık görevidir.” 

Kumkumav gibi:
 Yapayalnız, tek başına. 

Kulağı delik:
 Olup bitenleri çabuk haber alan, hemen her şeyden haberi olan.”Hasan mı, ne kulağı delik adamdır o, ne öğreneceksen ona sor.” 

Kulağı kirişte (olmak):
 Söylenecek sözü, gelecek haberi dikkatlice (beklemek).”Kulağınız kirişte olsun, ne duyarsanız iletin hemen.” 

Kulağına çalınmak:
 Bir söz, bir haber başkasına söylenirken kendisi de şöyle böyle duymak. o”Senin şehre gideceğin kulağıma çalındı, ne diyorsun?” 

Kulağına kar suyu kaçmak:
 Rahatını bozan bir haber işitmek, sıkışık bir duruma düşmek.
 
Kulağına küpe olmak: Başına gelen bir işten, gördüğü olaydan ders alıp hiç unutmamak.”Umarım bu iş senin kulağına küpe olur da aynı hataya bir daha düşmezsin.” 

Kulağını açmak:
 Bütün dikkatini vererek dinlemek, söylenenlere dikkat etmek.”Kulağını aç da beni iyi dinle!” 

Kulağını bükmek:
Dikkatli olması için uyarıda bulanmak. 

Kulağını çekmek:
 
1. Uyarmak için hafif bir ceza vermek. 
2. Ceza olarak kulağını büküp çekmek.”Şimdi bana kulağınızı çektireceksiniz!” 

Kulak asmamak:
 Aldırıp önemsememek, dinlememek.”Kulak asma sen onun söylediklerine.” 

Kulak dolgunluğu:
 Duya duya elde edinilen yarı buçuk bilgi.

Kulak kabartmak:
Çaktırmadan, belli etmemeye çalışarak dinlemek.”Dayanamayıp yanındakilerin konuşmalarına kulak kabarttı.” 

Kulak kesilmek:
 Çok iyi, bütün dikkatini vererek dinlemek; dikkatini toplayarak duymaya çalışmak.”Ne konuştuklarını merak ediyordum, yanlarına yaklaşarak kulak kesildim.” 

Kulaklarını çınlatmak: 
Birini iyi duygularla anmak. 

Kul hakkı: 
İslâm dinine göre, insanların birbirleri üzerindeki hakları.”Öte dünyaya kul hakkıyla gitmem inşallah.” 

Kul köle (veya kurban) olmak:
Tam bir doğruluk içinde gönülden bağlanmak, bağlılığın gerektirdiği fedakârlığı yapmaya hazır olmak. 

Kulp takmak: 
Bir kusur, bir bahane bulmak. 

Kumpas kurmak:
Birini aldatmak için tuzak kurmak, gizli bir iş düzenlemek. 

Kundak sokmak:
 
1. Yangın çıkarmak için bir yere tutuşmuş yağlı bez parçası koymak. 
2. Ara bozacak bir söz ya da davranışta bulunmak. 

Kurban olayım:
 
1. Aşırı sevgi ve hayranlık anlatmak için kullanılır. 
2. Yalvarmak için söylenir.”Kurban olayım yavruma dokunmayın!” 

Kurşuna dizmek: 
Ölüm cezasını askerî bir birliğin attığı kurşunlarla yerine getirmek, sıkılan kurşunlarla öldürmek.”Bütün köy halkını kurşuna dizdiler!” 

Kurtlarını dökmek: 
Öteden beri yapmak istediği şeyi bol bol yapıp hevesini almak.”Bu akşam biraz kurtlarımızı dökelim, ne dersin?” 

Kurt masalı okumak:
 İnandırıcı, gereksiz, asılsız sözler (söylemek). 

Kuru iftira:
 Hiçbir kanıtı olmayan suçlama.”Allah kuru iftiradan korusun hepimizi!” 

Kuru kalabalık:  
1. Yararsız kırık dökük eşya. 
2. Hiçbir işe yaramayan insan topluluğu.”Bu kuru kalabalığa güvenip de sakın yola çıkma.”
 
Kuru kuruya: Boşuna, boş yere. 

 

Kuru sıkı: 

1. Korkutmak amacıyla söylenen sözler, blöf. 
2. Yalnız barutla sıkılanmış tüfek veya fişek dolgusu. 

Kuş beyinli:
Akılsız, aptal, ahmak. 

Kuş kadar canı olmak:
Küçük, cılız, zayıf, çelimsiz bir vücuda sahip olmak. 

Kuş sütüyle beslemek: 
En pahalı, değerli az bulunur besinlerle yiyip içirmek. 

Kuş uçmaz, kervan geçmez:
 Çok ıssız, sapa, kır, insanın uğramadığı yer.”Başını alıp kuş uçmaz kervan geçmez bir diyara gitti.” 

Kuş uçurmamak: 
Hiç kimsenin geçmesine, kaçmasına izin vermemek; imkân tanımamak, bunun için çok dikkatli davranmak.”Sıkı gözcülerdir, kuş uçurtmazlar, merak etme!” 

Kuvvetten düşmek (kesilmek):
 Gücü iyice azalmak. 

Kuyruğuna basmak:
 Birini tahrik etmek, incitip saldırmasına yol açmak. 

Kuyruklu yalan:
İnsanın kanması için süslenmiş büyük yalan.”İnanmayın ona, söyledikleri kuyruklu yalandan başka bir şey değil!” 

Kuyruk sallamak:
Yaltaklanmak, birisine yaranmak için yapmacık davranışlarda bulunup şirin görünmeye çalışmak.”Bütün gece boyunca şirket müdürüne kuyruk sallayıp durdu.” 

Kuyusunu kazmak: 
Birinin kötü duruma düşmesi, felâkete uğraması, zarar görmesini sağlamak için zemin hazırlamak, tuzak kurmak.”Adamın kuyusunu kazıp da elinize ne geçecek.” 

Küçük dilini yutmak:
 Çok şaşmak, hayrete düşmek, donakalmak, hiçbir şey söyleyemez hâle gelmek.”Ne o dostum, küçük dilini mi yuttun?” 

Küçük düşürmek: 
Onurunu kırmak, birilerinin yanında itibarını sarsmak ve değerini düşürmek.”Dikkatli ol, bir pot kırıp da kendini küçük düşürme sakın.” 

Küçük görmek:
 Önemsememek, değer vermemek.”Hasmınızı sakın küçük görmeyin çocuklar!” 

Külâhıma anlat:
 “Söylediklerin hiç de inandırıcı değil, sana inanmıyorum” anlamında kullanılır. 

Külâhını ters giydirmek: 
Çok kurnaz olmak; oyuna getirmek, kendisine iyi davranmayanları bir hile ile yaptıklarına pişman etmek. 

Külâhları değişmek:
 “Araları bozulmak, bozuşmak” anlamında tehdit olarak kullanılır.”Hareketlerini düzeltmezsen külâhları değişiriz, ona göre!” 

 

Kül kedisi: 

1. Çok üşüyen, ateşin yanından ayrılmayan (kimse). 
2. Uyuşuk, miskin, rahatına düşkün, tembel.
Kül kesilmek:
 Heyecan ve korkudan yüzünün rengi atmak, solmak.”Katili karşısında görünce yüzü kül kesildi.” 
 
Kül olmak:
1. Bir şey bütünüyle yanmak. 
2. Varını yoğunu yitirmek, elinde bulunanlar yok olmak. 
3. Büyük bir felâkete uğrayıp çok üzülmek. 

Külünü (göğe) savurmak:
Bir şeyi tamamiyle bitirip yok etmek, harcayıp tüketmek, telef edip bir şey bırakmamak. 

Kül yutmamak:
 Oyuna gelmemek, tuzağa düşmemek, kurnazca yapılan bir hileye aldanmamak.”Bana kül yutturamazsınız diyemem ama yeterince dikkatli olduğumu söyleyebilirim.” 

Künyesi bozuk:
Eskiden kötü durumları görülmüş olan, kötü işlere girmiş bulunan.”Künyesi bozuk diye, bu adama hiç kimse iş vermeyecek mi?” 

Küplere binmek:
 Haddinden fazla öfkelenme, kızmak, sağa sola ateş saçmak.”Yeni saatimi kırdığımı öğrenen annem küplere bindi.” 

Küpünü doldurmak:
Eline geçen fırsatları değerlendirerek çok para biriktirmek.”Küpünü doldurmayı becerebilenlerden olamadım hiç.”

Kürek kadar (pabuç kadar) dili olmak:
Hemen her söze cevap yetiştirmek, büyüklerine karşı saygısızca karşılıklar verir olmak. 
 
Tags

Related Articles

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Göz Atın

Close
Close