26 Mart Pazar 2017
Ana Sayfa / Yazarlarımız / Tunay Devrim / Aşkı Uğurlarken…

Aşkı Uğurlarken…

Tunay Devrim

Son iki günde karşıma iki yazı çıktı. Biri sapsarı yapraklara otuz yıl önce çizilmiş harflerle kağıda dökülmüş, diğeri sosyal medyada paylaşılmış iki yazı… İlki şair Hasan Hüseyin’in eşi Azime Korkmazgil’e diğeri ise sosyal medyada yazdıklarıyla bilinen Kaan Sezyum’a ait.

Bu yazıya konu olmalarının sebebi ise ikisinin de yazılış amaçları… “Yitenin ardından yitirilmişlikler… Bir başka deyişle “modern çağın ağıtları” diyebileceğimiz satırlar olmaları. “Ölüm ne ki yaşadıklarımızın yanında” dizesini hatırlıyorum iki gündür okuduğum bu yazılarda… Siz neler hissedersiniz bilemem… Okuyun beraber değerlendirelim:

Azime Korkmazgil, Kandan Kına Yakılmaz, Önsöz Gibi, 1985, s. 9-14.
Otuz yaşımın olanca korkusuzluğu, yerinde duramazlığı ve sevinciyle oturuyordum söğütlerin altında. Çocuklar çakıltaşlarıyla, çığlık çığlığaydılar akan suda.
Kimdin sen? Adını duymuş muydum?
Yıllar önce bir tek, o eşsiz ağustos şiirini okuduğum zaman Dost’ta, deprem yaşamıştım uğuldayan kanımın hızlı akışında.
“Kimsin” diye sormuştum sana.
Çocuklarımın yörük karası gözlerinden bir gün güneşi ince ince süzen salkımsöğüdün dallarına kadar, evreni bir bir taramış, meydan okumuştum:
“Benim olmalısın!” demiştim.
Dünya bir devrimin eşiğindeydi sanki.
Sen,
gürün’de  doğdum”
                                              dedin mektubunda.
Mutlu günlerin dışında
Ekmek kavgasının içinde doğdum
Tutsak sabahlar yaşadım masmavi özlemlere
                                                                               [ kandım
Kavak yapraklarında sakız gibi güneşler
Yitik bereketler arkasında çırçıplak
                Düşlerle savrulup gitti çalınmış çocuk
                                                                                    [ luğum
Gezdim
Sevdim
Okudum
Topraktan kaldırıp elimi
Alnıma koydum
Yangın yerlerinde güneşe karşı
Öfkeyle gülen gözler
Yıpranmış yalın eller
Kitaplar çekmiş perdeleri kapkara
                                                             [ gördüm
Acıydı, sevinçti, korkuydu, hınçtı
Keremdi, Garipti, Karacaoğlan’dı
Yunustu, Sinandı, Mustafa Kemal’di
Destanlar ortasında çalkandım durdum
Zorlu dağlar
Zorlu beller
Yorgun tarlalarda zorlu acılar
Onların yüzlerinde gördüm ağrımın aynasını
Gözbebeklerinde yaşadım
İnsan dedim
Barış dedim
Vurun dedim
Bir kancık dönemeçte bir ölümlü gün
Yirmi üç baharında
         Kelepçe değil kollarımda
Yiğitler anası memleke-
                                           tim

Hasan Hüseyin Korkmazgil

dedin.
Yirmi yıl, bir şey sormadım sana.
Zaten, çetin bir bileği taşıydın bundan böyle benim için!
             **********
Oturdum seni örten ağır blokun üzerine; taş gibi suskundu taş. Soğuk, mavi, kasım göğünde, ıslak kentin başı üzerinden akıp giden bulutlar gibiydin sen.
Yola açılan kapıda biri kız biri erkek, iki delikanlı duruyordu. Bekçi onlara, benim bulunduğum yeri gösterdi. Elele geldiler. Çekinerek, yakınımda durdular. Kızılırmak’tan parçalar, dua gibi dökülüyordu dudaklarından. “Sık sık düşlerimizde görüyoruz onu…” dedi kız “Onu tanıyan herkesin düşlerine giriyormuş…” dedi genç adam.
Gülümsemek isterdim gözlerine, tutunmak ister gibiydik ‘acılar’a..
Uzakta batmakta olan güneş, senin ömrünce ardında koştuğun kızılkuğu’yu andırıyordu.
Dönüşte Ahmet Küflü’ye uğradım.
“Onu toprağa vereli iki yüz altmış beş gün oldu” dedim.
“Kederi aşıp ötesine geçemiyorum” dedim.
“Aşılmaz!”dedi.
Doktor Yücel’e vardım; “çaresi yok!” dedi.
Boşluğa baktık, ayrı pencerelerden.
Dönüp eve geldim. Eve her dönüşümde omuzlarıma abanan dağı çıkardım merdivenlerden; kapıdan birlikte girdik.
Bu gece seni okuyacağım.
Öfke ve acı yan yana.
Dokunmasalar da ağlayacağım.
Kaan SEZYUM, Radikal, 13/03/2010, “Hayat ve anlamı”
Geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor. Ne yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda. Yok yani. İşin en fenası da bu yok oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu. Gayet güzel kahvaltı ederken, birlikte Türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. Çat! Şimdi evde iki kişi kaldık. Kedimiz Tortor da bu vesileyle üzerime kaldı. Yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip. Kısa sürede çok üzüldüm.
Üzülmemin sebeplerini düşündüm biraz. İnsan çok sevdiği birisini kaybedince (bence) birkaç şeyden dolayı üzülüyor. Ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm. Kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok. Çok yalnızım. Ama arkadaşlar iyidir, beni yalnız bırakmıyorlar. Yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt, çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor. Geceleri uyumak çok zor. İçki de içmediğimden, uyumak için alternatif tıbbın tüm bileşenlerini devreye sokuyorum.
Gözlerimi bilinçli olarak kapatmak istemediğimden yapılabilecek en sıradan şeyi yapıp TV’ye bakarken ekran karşısında sızıyorum. Sabah kalkış kısmı daha fena. Uyandıktan sonra yatak keyfi diye bir şey yok. Zaten yatakta keyif yapacak bi şey de yok. Sabahın köründe kargalarla birlikte oturup bok yemeye başlıyorum ben de. Ne yapalım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ne de olsa. ‘Hayat devam ediyor’ filan diyorlar ama benim için aslında hayat pek devam etmiyor şu sıralar. Neyi devam etsin? Benim için hayat yeniden başlıyor şu anda sanırım. Hem de sıfırdan.
Sevindiğim şeyler de var. Son bir yılı reklam acansındaki  işimden ayrılıp evde Nursel’le birlikte geçirmiş olmamız beni en çok rahatlatan şeylerden biri. Ortalama insanlardan çok daha fazla birlikte ve mutluyduk son bir yıl içinde. Evde sabahtan akşama oturup, ağaçlara bulutlara, Tortor’a bakıp gülüyorduk. Çok mutluyduk, gerçekten. Çoğu insanın yaşayamayacağı kadar mutluluk yaşadım son bir senede. Ne yazık ki mutluluk da elektrik gibi bir yere istiflenmesi zor bi duygu. Şimdi o mutluluk anları anı olarak suratıma kapanıyor. Yalnızlığın bir başka karanlık tarafı da ortaya çıkıyor böylece; karşılaşmalar.
Sabahtan akşama çevremdeki birçok şeyde birlikte yaşadığım, eğlendiğim ve mutlu olduğum insanı görüyorum ister istemez. Neyse ki şimdi kendisini Heybeli’ye bıraktık. Bir süre sonra o da adanın bir parçası olacak, Heybeli’ye her gittiğimde belki de enseme konan bir sinek, topraktan çıkan bir çiçek, ağacın tekinde ekşi bi erik ya da peşimden gelen yavru bi kedi olacak. Şimdilik beklemekte yarar var. Hiçbir şey kaybolmuyor, bu da bir gerçek.
Hep çok şanslı olduğumu düşünürdüm. Hâlâ da düşünüyorum galiba. Hep istediğim işi yaptım, beni sıkan protokollere, ıvıra zıvıra bulaşmadım, zora gelmedim, her işim iyi gitti… Ama geçen haftaki bomba biraz fena patladı bende. Şu anda evrensel şans skalasında eksilere düştüm sanırım. Bundan sonrası yukarı çıkış olabilir sadece.

Kaan Sezyum

‘Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım’ gibi zırvalar vardır ya, işte biz aynen o laflardaki gibiydik. Küçük ama mutlu bi hayatımız vardı. Dolaptan kestiğim bi parça kaşar peynirine sevinirdi. Susadığı zaman götürdüğüm bi bardak suyun yüzünde yarattığı mutluluğu görmeniz gerekirdi beni anlamanız için. Sabahları sağlıklı olalım diye tek bi aspirini içip “Şimdi mükemmel olduk” diye salak salak sevinirdik. Bahar geldiğinde balkonu çevreleyen ağaçların yaprakları yeşerip her yer yemyeşil olduğunda dünyanın en mutlu ikilisi olurduk. İnsan burnuna Çin yağı sürüp uyuyacak diye sevinir mi? Bazısı seviniyormuş, o da bana denk gelmiş. Şans işi işte.
Bir yandan da birbirimize hiç benzemezdik. Zevklerimiz çok farklıydı ama bana her zaman yeni bir şeyler gösterirdi. İnsan olmayı, çevremi sevmeyi Nursel’den öğreniyordum, daha da alacak çok dersim vardı. Krediler tamamlanmadan kaçtı gitti, bizim krediler de yandı badem oldu. Daha öğrenecek çok şeyim vardı.
Beni hayata bağlayan şeydi kendisi. O gidince iyice saçma sapan bir insan olacağım gibi hissediyorum. Bana kızacak, yaptıklarıma laf edecek ya da beni çekip çevirecek birisi yok şimdi. Dımdızlak kaldım evde, bir de kucağımda Tortor var, mal gibi salonda kanepede oturuyoruz, ağaçların gölgelerine bakıyoruz işte.
Durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. Hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha. Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş,
bi kere daha ayılıyorsunuz. Ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. Anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık. Evinde oturan ve yaşadığı hayatın bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim. Tek farkım çok güzel yaşadım, geçen haftaya kadar da kazasız belasız geldiydik. Naapalım, piyango bu sefer bana çıktı, yarın başkasına çıkacak, sonraki gün de bir başkasına. Çekiliş hep devam edecek.
Bi fotoğraf filan koymak istiyordum ama hiçbir şeye bakamıyorum. Zaten tüm fotoğraflar benim aklımda. Zamanla çıt çıt açılıyorlar. Şimdi onlara bakmak için çok erken.
Karşılaşmalar, eşyalar ve yerler en fenası. Ama her şey ilk seferinde çok acıtıyor insanın içini. Aynı yerden ikinci geçişinizde sadece içinizde bi sıcaklık kalıyor. Bakalım ne olacak? Hayatımın en büyük darbesinden sonra ne kadar sıcak beni kurtaracak bilemiyorum. Yalnızlık sıcak bi şey değil, onu çok iyi biliyorum.
Geçen hafta tam da şu satırları yazdığım sırada yanımdan gitti, artık yok. Yani var ama, yok. Üzücü ama gerçek, ne yapalım?
Şimdi arkadaşlarla daha fazla zaman geçirilecek, onlarla da güzel anlar paylaşılacak, mutlu yaşamaya devam edilecek. Mutlu olmaktan başka yapacak bir şey yok. Yani var ama, yok.
Siz olsanız ve kaybetseniz sevdiğinizi ne yazardınız?
TUNAY DEVRİM


İlgili Aramalar: Tunay Devrim Aşkı Uğurlarken, Aşkı Uğurlarken, Tunay Devrim, Tunay Devrim yazıları, Tunay Devrim Adile Mermerci Çok Programlı Lisesi

İlginizi Çekebilir

Hepimiz Tanrının Çocukları Değil miyiz?

Semir Aslanyürek’in filmi Yedi Avlu’yu izlediniz mi? Aynı avlularda yaşayan Arap, Türk, Ermeni, Kürt, Hristiyan, …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir