24 Temmuz Pazartesi 2017

Gazi Dedem

Çanakkale

Havası, suyu serin; denizleri gibi tarihi de çok derin bu topraklarda duygularımızı sözcüklerle anlatmamız  olası değil.  Kitapların anlatamadığı, film karelerine giremeyecek kadar derinlemesine köklü bir tarih yatıyor buralarda…  Bir İmparatorluğu çökerterek yok etmeye gelenlerin; “GELDİKLERİ GİBİ GİTTİKLERİ YER” deyim şimdi.
Yıllar önce Çanakkale Boğazından geçerken; vapurda ilginç bir olaya tanık olmuştum. Yıllarca belleğimden silinmeyen o olayı sizlerle paylaşmak istedim.
İçinde bulunduğumuz gemi, arkasında köpükler bırakarak suları yara yara ilerlerken martıların çığlıkları motorun sesini bastırırcasına gürültülü… Vapurun bacasından çıkan boz bulanık kirli dumanlar gökyüzüne yükselerek bulutlara karışıyordu.
Geminin güvertesinde dolaşırken yaşlı bir adam takıldı gözlerime. Başında el örmesi takkesi,  başka renk iplikle yamanmış sırtında yıpranmış abamsı bir ceket. Gerçek kumaşı neredeyse kaybolmuşçasına üzerine yama üstüne yama yapılmış bir pantolon ve ayağındaki bir tek ayakkabısıyla dikkat çekecek kadar belirgindi her şey…
Yaşadığı yıllara tanıklık etmiş o pamuk sakallarını arada bir okşar gibi sıvazlarken soluk alıp vermekte zorlandığını gördüm. Belli ki nefes darlığı çekiyordu Gazi Dedem.  Elinden hiç düşürmediği koltuk değnekleriyle, hem ayakta durmaya, hem de yaşama tutunmaya çalışıyordu.
Yüzündeki derin çizgileri, mor halkaların yarım ay şeklinde çevrelediği gözaltı torbaları, ileriye fırlamış elmacık kemikleriyle tam bir Anadolu insanıydı. İple tutturulmuş kalın çerçeveli gözlüğündeki kalın merceklerin arkasından uzaklara bakarken gözleri ufalıyor ve yüzündeki çizgiler daha da belirginleşiyordu.
Bu yaşlı adamı daha yorgun ve üzgün görmüştüm. Böyle uzaklara dalıp gitmesinin ardında mutlaka bilmediğim bir şeyler olmalıydı. Aklından geçenleri bilemezdim elbette, ama çok duygusal anlar yaşadığı her halinden belliydi. Çevresinde olup bitenlerin hiçbiri ilgilendirmiyordu onu. Ne dürbünle uzakları gözleyenlerin, ne resim çekenlerin, ne de gemide yalpalayarak yürümeye çalışanların hiç biri umurunda değildi.
Elinden düşürmediği koltuk değneklerini yan tarafa koymuştu. Herkesin bir çift ayakkabısı varken, onun ayağındaki o bir tek ayakkabıya takılmıştı gözlerim. Öbür bacağında boş bir çuval gibi sarkan pantolonun paçasını düzgünce katlayıp diz üstünde iple bağlamıştı.
Uzaklara bakarken öylesine duygulu anlar yaşıyordu ki!.. Çukurda kalmış gözlerinden süzülen birkaç damla gözyaşını elinin tersiyle silerken, o an nedenini pek anlayamadığım tarifsiz kederler içindeydi!
Herkes iki ayağı üzerinde yürürken, tek bacağıyla yarım kalmış hayatını sürdürmeğe çalışan bu adam kimdi ve tek başına ne işi vardı  böylesi bir yolculukta?
Selâm verip oturdum yanına. Kendimi tanıtıp gazeteci olduğumu falan da söyledim. Hâlini hatırını sordum. İyi olduğunu söylese de lâfın gelişiydi bu. Benimki de lâf mı yani…İyi olmasa ne işi vardı buralarda, öyle değil mi?. Herkes gülüp eğlenirken ondaki bu duygusallığın nedenini – bir sakıncası yoksa eğer- öğrenmek istediğimi söyledim.
Derin bir ah çekti yüreğinin ta gizli köşesinden gelen nefesiyle! Bir yüzüme baktı, bir de dizden aşağısı olmayan yarım kalmış bacağına. Sonra, kaldırdı başını, boşluğa bakar gibi baktı. Yine dalıp gitti uzaklara. Boşta kalan eliyle de o pamuk sakallarını okşar gibi birkaç kez sıvazladı yine. Sonra, kaldırdı yere eğik başını, yüzüme baktı. Göz göze gelince tepeden tırnağa alıcı gözlerle süzdü beni. En çok da ayaklarıma takıldı gözleri.
“Uzun hikâye be evlat, uzun hikâye benimkisi…” diye söylendi kısık bir sesle… Kısa bir sessizlik oldu. Martılar, vapurun çevresinde uçuşurken çıkardıkları seslerle yiyecek istiyorlardı vapurdaki yolculardan. Gazi Dedem onların sesini bastırmak için bilgece bir edayla sesini biraz daha da yükselterek şöyle sürdürdü konuşmasını: 
“İnsanın iki ayağı üzerinde sapasağlam durabilmesi ne büyük bir nimet, ne bulunmaz bir devlettir” dedi. Yarım kalmış bacağından kaldırdı gözlerini, uzaklara bakarken daldı gitti. Sonra da titrek bir sesle: “Bu bacağın yarısı oralarda kaldı, biliyor musun!?” deyince beynimden vurulmuş gibi oldum sanki. Hiç beklemediğim bu söz karşısında ne diyeceğimi bilemedim. Yaşanmış bir savaşın o ölümcül sahneleri film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden.
“Şu ağarmış sakallarım henüz yeni terlemişti o zamanlar. Askerlik çağıma bile gelmemiştim inan evlat… “Vatan tehlikede” dediler,  tarladaki çiftimi çubuğumu yüz üstü bırakıp koştum cepheye. Sağlam gittik, işte böyle yarım döndük köye, ama düşmana geçit vermedik valla…” derken coştu baya da.. Sonra bilgece sözlerini şöyle sürdürdü Gazi Dedem:

Ali Kaya

“Şu boğaz var ya, bu Çanakkale Boğazı, Anadolu’ya vurulmuş öyle sağlam bir kilittir ki… Bu kapıyı iyi korumak gerekir evlat… Yoksa boş bırakırsan giren bir daha çıkmaz ve Anadolu gitti mi gider elimizden, bir daha da geri alamazsınız. Bunun sayısız örnekleri var önümüzde. Koskoca imparatorluk nasıl battı sanıyorsun evlat?. .dedi bir kez daha. O nedenle dişimizi tırnağımıza takıp o aşkla, ölümüne savaştık. Binlerce değil, yüz binlerce şehit verdik bu kavgada.”
Duygularını, kaygılarını anlıyordum Gazi Dedemin. Dilimin döndüğünce ben de bir şeyler söyledim. Konuşmamıza renk katmak için, bir şiirle bağladım sözlerimi.          
“Eski Dünya, yeni Dünya, bütün akvam-ı beşer /Kaynıyor kum gibi, tufan gibi mahşer mi mahşer/Yedi iklim cihanın duruyor karşında /Ostralya’yla beraber bakıyorsun, Kanada! / Çehreler başka, insanlar, deriler rengârenk /Sade bir hadise var ortada: Vahşetler denk!..” 
“İşte öyle bir savaşın öyküsü bu şiir” dedim. “sözün bittiği, savaşların başladığı, destanların destanı olmuş bir savaşı bundan daha güzel ne anlatabilir ki” diye de ekledim.
Baya sardırdık Gazi Dedemle. Sanki yıllarca susmuş da kendisini dinleyecek biri çıkınca, zembereği boşalmış saate dönüvermiş gibi hep konuştu garibim. Ağzı da baya lâf yapıyordu hani… Eee ne de olsa onca yaş yaşamış, güngörmüş adam! Yolculuğumuz boyunca hep o konuştu, ben sustum. Ağzım açık, hayranlıkla onu dinledim.             
“Ne çok insan öldü!.. Nice babayiğitler gitti. O gencecik öğrenciler öğrenimlerini yarıda bırakıp da koşmuşlardı cepheye. O çocuklardan hiç biri geri dönemedi biliyor musun?! Her şeyi dün gibi hatırlıyorum ve her şey hâlâ gözlerimin önündedir. Mustafa Kemal rüyalarıma girer her gece. Gazi Paşamı görürüm düşlerimde, koşar ellerinden öperim!..” derken gözlerinin nemini kuruluyordu bir yandan da…
“Olan oldu, ölen öldü, aradan bunca sene geçti. Bu toprakların kurtulması için yüz binlerce vatan evladı can verdi. Bugün çağrılsam, bu yarım halimle yine koşar giderim!”
“Biz yine de ucuz atlattık. Bir bacağımızla kurtulduk. Kaybımdan dolayı da hiç bir zaman yüksünmedim. Bedenimden kopup giden bacağım oralarda bir yerlerde kalmış olmalı. Etlerim çoktan kurda kuşa yem olmuştur da kemiklerim nerededir şimdi kim bilir!..”
Çok duygusal anlar içindeydik ikimiz de!.. Her konuşmasının ardından bir süre susuyor, kendini toparlamaya çalışıyor, sonra sürdürüyordu konuşmasını. “Aradan yıllar geçti. Savaş biteli de çok oldu zaten. O Birinci Cihan Harbinin arkasından, bir İkinci Cihan Harbi daha yaşandı. Onda da çok insan öldü çookk!..”
“Savaşları, bir bahane uydurup birileri başlatır. Yıllar sürer ve bir gün sona erer elbette…  Sonunda ölüm, zulüm, kan ve barut… Ama kazanan olmaz hiçbirinde. Savaşlarda tek kazanan silah tüccarlarıdır hep. Savaşlardan sonra terhis olur, çeker gidersin köyüne…”
Bir süre duraksadı Gazi Dedem. Başını öne eğdi önce, sonra kaldırdı. Uzaklara bakarken “Biz de öyle yaptık… Peki, ya ondan sonra?.. Ondan sonrası gördüğün gibi işte…  İnsanın en çok gücüne giden ne oluyor, bilir misin evlat?                                                          
‘Aç mısın, susuz musun, evin barkın var mı? diye soran olmaz, olmadı da o günden beri! Evinde aşın, önünde işin var mı?’ da demedi hiç kimse bunca sene. Koltuğumun altındaki şu iki değnek, bir de aha şu madalyadan başka neyim var ki şu yalan dünyada… Köyde oturduğum ev bile babamdan kalma. Ev de eve benzese. Başımızı soktuğumuz bir yıkıntı işte!
”Yine daldı gitti uzaklara… Sonra, unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi, bana doğru birden çevirdi başını;  “Haa, bir de ölmeyecek kadar da bir aylık bağladı devletimiz, o kadar… Bunlar bir şey değil de… Yanımdan gelip geçenlerin acıyarak bakmaları yok mu, en çok bu gidiyor insanın gücüne!  Oysa ben bu bacağımı onlar yaşasın diye kaybettim. Kimseden bir beklentim falan da yok, sakın yanlış anlama… Azıcık ilgi, hal hatır sorma, saygı görme hakkımız olsa gerek, diye düşünüyorum, haksız mıyım?   
Biz kaç kişi kaldık şu dünyada. Yarım bacakla hâlâ yaşıyor olmamızın bizden başka kimse farkında değil. Göğsümüzde onurla taşıdığımız şu şeref madalyasını bile – inan oğlumuz- boncuklu delinin süsü gibi görenler bile var. Bu, çok acı bir durum! Bak sen merak edip geldin, yanıma oturdun. Halimi hatırımı sordun. Allah bin kere razı olsun senden! Ben de içimi dökmüş oldum, rahatladım, içim ferahladı. Fena mı oldu bak?  Farkına varılmanın mutluluğunu yaşattın bana. Sağ olasın evlat, sağ olasın!..” dedi Gazi Dedem. Onu tanımaktan, derdini dinlemekten, bu kısa deniz yolculuğunda söyleşide bulunmaktan mutlu olmuştum!
Bir gazilik öyküsü yarım kaldı, sonuna kadar dinleyemedik Gazi dedemizi. Zaman yetmedi, iskeleye çoktan varmıştı gemimiz. Bir kısacık bacağın, o uzun öyküsünü anlatmaya yetmedi eldeki zaman. “Bu yarım kalan bacağımın parçaları oralarda kaldı” sözü, her şeyi anlatmaya yetmişti aslında.

İlgili Aramalar: Ali Kaya, Gazi Dedem, Ali Kaya Gazi Dedem, Ali Kaya yazar, Ali Kaya yazıları, Ali Kaya Edebiyat Öğretmeni

İlginizi Çekebilir

Bir Mozaiktir Anadolu

24 Etnik kökenli insandan bir tek ulus yaratabil­mek, tüm renkleri bir potada eriterek, Türkiye topra­ğında …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir