18 Ocak Çarşamba 2017
Ana Sayfa / Yazarlarımız / Ali Kaya / Önce Eğitim…Sonra Yine Eğitim…

Önce Eğitim…Sonra Yine Eğitim…

Üstlerinde formaları, sırtlarında çantaları, koşar adımlarla yürüdüler okul yollarından.  Sevgiyle sarıldılar birbirlerine… Öğretmenlerinin ellerinden öpenler, yanaklarından öpüldüler. Annesinin eline benzer bir elin parmakları dolaştı kısaltılmış saçlarının arasında!.. Sevgiyle sarsıldı o güzel başı! Bir ürperti, bir sıcaklık duydu bu okşayışta!
Kimileri sarışın, mavi gözleri boncuk boncuk… Kimileri esmer, üzüm karası, kömür karası gözleri! Geleceğe dönük umut dolu bakışları… Ana-babalarının gözündeki ve gönlündeki kadar güzel çocuklar!
Kimileri mutlu, yüzleri güleç… Onların zeki çocuklar olduğu gözlerindeki bakışlardan bellidir. Kimileri sıkılgan, biraz da utangaç… Bir eziklik, bir mutsuzluk var kuşkuyla bakan ürkek bakışlarında. Kimileri kaygılardan uzak, yürekleri geniş çocuklar.
Her ne halse… Hiçbir şey üzülmeye, dert etmeye değmez, yaşamak güzel şey be çocuklar!                                                                          
Sorunların ve zorlukların, kendilerine düşen paylarını aşarak gelebilmişlerdi buralara. Büyük kentlerde semtler geçerek, kırsal alanlarda dereler, tepeler, bayırlar aşarak, taşımalı sisteme bile uyum sağlayarak ulaşabilmişlerdi o kutsal bildikleri okullarına…
Sayıları kadar çoktu zorlukları ve sorunlarıyla gelen sorumlulukları… Şöyle ya da böyle hepsini aşarak gelebilmişlerdi şubat ayının ikinci haftasının bu ilk gününe…
Cumhuriyetimizin 10. yılından beri söyleye geldiğimiz ve yürekten duyarak okuduğumuz;
"ON YILDA 15 MİLYON GENÇ YARATTIK HER YAŞTA" sözlerindeki kadar çoktular.
İşte bu yıl, tam o sayıya ulaştı okullu çocuklarımızın sayısı. Hani, Cumhuriyetimizin o ilk yıllarındaki savaşlardan arta kalan nüfusumuza denktiler. Her yıl giderek artan sayılarıyla da bugünkü ülke nüfusumuzun üçte birine ulaşmışlardı.
Öğretmenleri ve diğer eğitim çalışanlarıyla birlikte 17 milyonu aşmıştı sayıları. Bu sessiz kitle birleşip de sendikal bir güç oluşturabilse, ülkede yer yerinden oynardı. Yarınların hak aramasını bilen toplumu -görmeliydiniz- nasıl yetişirdi o zaman…
Kendileriyle ilgili tüm yasa ve yönetmelikler, üst yönetimin o akıl almaz istemleri doğrultusunda gerçekleşti hep.
Oysa bu sessiz kitle; kendi geleceğiyle ilgili böylesine önemli bir konuda; düşüncesi bile alınmadan, nasıl bir eğitim istediği sorulmadan; istemleri bilinmesine karşın hiç biri yerine getirilmeden, büyükleri nasıl uygun görmüşlerse öylece yönlendirilmeye çalışıldı.
Üniversiteyle birlikte ömürlerinin üçte birini verdikleri bu yerde, kendi dar dünyamızda neyi nasıl istiyorsak, öyle bir zorlamayla yönlendirmeye çalıştık çocuklarımızı… Özlemlerine ve yeteneklerine göre değil de aldığı puana göre, belki hiç yeteneği olmayan bir bölüme istemleri dışı da olsa yerleştirdik onları…
Düşünebilme ve her şeyi öğrenebilme açlığıyla toplanmışlardı "OKUL" denilen bu çatının altında… Gereği gibi yetiştiremedik, bilgilendiremedik onları. Oysa ki ne büyük beklentileri vardı bizlerden!.. 
Yaşamdan kopuk, hepten ezbere dayalı kuru bilgilerle doldurduk körpecik beyinlerini.
Bir bölgenin yazlarının sıcak ve kurak, kışlarının ılık ve yağışlı olduğunu sular seller gibi ezberlettik de "FAY HATTI" ndan hiç söz etmedik onlara…
Sineklerin trake borularını, solucanların halkalarını, sindirim sistemlerini, midyenin kan dolaşımını öğrettik de bir deprem ânında bile nasıl davranmamız gerektiğini ne yazık ki öğretemedik çocuklarımıza!.. Bir DEPREM DEDE bulduk; il il, ilçe ilçe dolaştırdık saygıyla andığımız o sevgili IŞIKARA’yı… Ona anlattırdık, uygulama yaptırdık okullarda. Öğrenciler onu çok sevdi bu yüzden!..
Deprem dedeleri onlara yaşamsal, hayati bilgiler vermişti çünkü… Öğretmenleriyse, o güne kadar hep kuru bilgiler ezberletmişti. Ne yapsın öğretmen. Ona da öğretilmemişti ki yıllar önce. Hem programda da öyle bir şey de yoktu üstelik.
Oysa deprem ne ilk, ne de son felaketiydi doğanın. Yer kürenin oluşumundan beri hep yaşanagelmişti bu doğa olayı.
Hep toprağın üstünü çizdik haritalar üzerine. Göllerimizin derinliklerini, akarsularımızın uzunluklarını, dağlarımızın yüksekliğini, ovalarımızın genişliğini, yaylalarımızın serinliğini anlattık da sanayi artıklarıyla denizlerimizi kimlerin nasıl kirlettiğini, yerüstü ve yeraltı zenginliklerimizin kimlere peşkeş çekildiğini, kimlerin bu tür kirli pazarlıklardan çıkar sağladığını izin vermediler, anlatamadık, öğretemedik çocuklarımıza…

Binlerce yıllık ormanlarımızın her yıl yüzlerce hektarlık bölümünün yanıp kül olduğunu ve bu yangın yerlerinden kimlerin rant (getiri) sağladığından hiç söz etmedik. Kozak Yaylasının, Kaz Dağları’nın nasıl ve neden yağmalanıp talan edildiğini… Su kaynaklarımızın giderek neden azaldığını, dünyamızın ve mevsimlerin giderek nasıl değiştiğini, bunun nedenlerini, niçinlerini de tartışamadık sınıflarda, izin vermediler.
Henüz "Temel Eğitim” sorununu bile çözememiş bir ülkede hep birlikte yaşıyoruz. İmamla türbana takılmış eğitimimizin yıllardır patinaj yaptığını yedi âlem herkes biliyor. İslam köktendinciliğinin bayrağı olan türbanın, siyasi iktidarların da desteğiyle üniversite kapılarını ve devlet dairelerini nasıl zorladığını da biliyor herkes.
Yarınların umudu çocuklarımız, deneme tahtası olmaktan bıktılar artık. 6 yaş grubu dedik, olmadı…60 aylık ana kucağından koparıp aldık, gözleri yaşlı okul yollarına saldık sabahın kör karanlığında. Henüz oyun çağına bile gelmemiş yavrucaklara yazık ettik ne yazık ki!..
Çok amaçlıyı denedik, tutmadı. Din dersleri isteğe bağlı olsun dedik, kafalar karıştı. Çok programlı lise dedik, programı uygulayacak öğretmen bulamadık, beceremedik hiç birini.yüzümüze gözümüze bulaştırdık her şeyi… Kaç kuşak harcandı bu “dindar ve kindar bir nesil yetiştirme” ihtirasları yüzünden!..
Taşımalı sistemde kazaların önüne geçemedik. Okullarda yemek verelim denildi, kokuşmuş bayat yiyeceklerden toplu zehirlenmeler oldu. 21. yüzyılda bile biz, bir eğitimin temellerindeki taşla toprağı, harçla tuğlayı birbirine karıştırdık, oturtamadık temeli. Köylerdeki okulları kapatarak, öğretmenlerimizi şehirlere çektik ve imamların insafına terk ettik köylerimizi. Bile bile karanlıkta bıraktık köylerimizi. Anadolu bozkırını aydınlatacak o bir tek mumu, meşaleyi göz göre göre söndürdük, göz yumduk köylerimizin karanlıkta kalmalarına.
Bu da yetmedi… Cumhuriyetle ve Atatürk’le sorunu olanlar bunu da yeterli bulmadılar. Gençliği harekete geçiren “Hitabe”yi ve Atatürk’ün posterlerini duvarlardan, TC’yi tabelalardan indirme cüretini bile gösterdiler hiç utanıp sıkılmadan… “Andımızı” yasakladılar. “Türk’üm, çalışkanım…” demek suç sayıldı ülkemizde. Adının başında “Milli” yazan bir bakan okulların açıldığı gün savaş çığırtkanlığı yapan kitaplar dağıtırken çocuklara “Harçlıklarınızı bize gönderin ki kurşun alabilelim” diyerek onların harçlıklarına göz dikti taa sınırların ötesinden. Bakanlık koltuğunu işgal eden bu kişi ertesi gün gazetecilerin bir sorusu üzerine hiç yüzü bile kızarmadan, “özür dilerim kitabı incelemeden dağıtmışım“ diyeceği yerde “Ne varmış bunda” diyebilme aymazlığını bile gösterdi.

Ali Kaya

Yüz binlerce üniversite mezunu öğretmen adayı yıllardır atanmayı beklerken, eğitimci olmayan imamları öğretmen diye sınıflara soktular. Çocuklarımızın körpecik beyinlerini örümcek ağlarıyla örmeyi sürdürürken, biz aydınlar, tüm bu olup bitenlere göz yumduk, isyan etmedik bu keyfi uygulamaya.
90 yıllık cumhuriyet tarihimizde eğitimimizi köklü bir "devlet politikası" haline getirememenin acılarını yaşıyor, sıkıntılarını çekiyoruz ulusça.   
Her iktidar, kendi politikalarına ve kafalarına göre yön verdi okullara. Tevhidi-i Tedrisat’a rağmen her mahallede çığ gibi kuran kursları türedi. Geleceğe kötü tohumlar ekildiğinin kimse ayrımına varmadı. Cami sayısı okul sayısını geçti. İmam okulları sanat okullarını katlarken, yozlaşma ivme kazandı bu ülkede. Bakalım, daha nereye kadar gider bu başıbozukluk, hep birlikte yaşayarak göreceğiz.
Aslında, son günlerin flaş olayı şu Gezi Parkı Başkaldırısı, biraz geç kalmış isyanıdır halkımızın. Daha eğitimimizdeki dört dörtlük eğitim rezaleti kararının alındığı günlerde yapılmış olsaydı bu halk direnişi, böyle bir rezalet yaşanmamış olacak ve geri adım atmak zorunda kalacaklardı. Türk gençliği, Atasının  “Gençliğe Söylevi” nden , “Bursa Nutku” ndan ve “damarlarındaki asil kandan” aldığı güçle şahlanışa geçti hazirandan bu yana, yurdun dört bir köşesinde isyanları oynamaktadırlar. 
Uyuyan halkımız, üzerindeki ölü toprağını – geç de olsa- silkeleyip attı ya… Emin olun, bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

İlgili Aramalar: Ali Kaya, Ali Kaya Önce Eğitim…Sonra Yine Eğitim, Ali Kaya Yazıları, Ali Kaya Yazarlar, Ali Kaya Öğretmen, Ali Kaya Hal Böyleyken Sarı Saçlım

İlginizi Çekebilir

Bir Mozaiktir Anadolu

24 Etnik kökenli insandan bir tek ulus yaratabil­mek, tüm renkleri bir potada eriterek, Türkiye topra­ğında …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir