29 Mayıs Pazartesi 2017
Ana Sayfa / Yazarlarımız / Ali Kaya / Nisan Yağmurları

Nisan Yağmurları

Pek çok şiire, şarkıya konu olmuş nisan yağmurları, uyanmayı bekleyen toprak için de bolluğun ve bereketin müjdecisidir. Bu yıl toprak doydu yağmura.
“Nisan yağmurları kadar kısa sürdü aşkımız” ya da “Bir nisan yağmurunda ıslandı, söndü gönlüm / Sarı sarı yapraklarda gam doldu, yandı gönlüm” diye başlayan şarkıları durduk yerde hangimiz mırıldanmayız ki…
Eskiden bu mevsimde yağmur yağdı mı, topraktan doğal bir ozon kokusu gelirdi burnumuza! Dünyamıza bir şeyler oldu bu son yıllarda farkında mısınız? Yağmur yağarken, artık eskisi gibi ozon kokmuyor toprak! Sanırım bu doğallığı ellerimizle kendimiz bozduk. Kimyasal ve evsel atıklarla kirlettik dünyamızı.  Yaşanmaz hale getirdik doğayı, çevremizi. Yazık ki çok yazık ettik!
Çocukluğumda, belleğime kazınmış bir söz daha vardı yine bizim oralardan; “Mart yağarsa Nisan övünür, Nisan yağarsa insan övünür”müş. Bu söz, mart ve nisanda yağan yağmurların, bolluğun ve bereketin müjdecisi olduğunu; çiftçinin yüzünü güldüreceğini anlatmak istiyor şüphesiz. Binlerce yılın süzgecinden geçmiş buna benzer daha nice doğru “söz”ümüz vardır bizim olan Anadolu’da…
Nisanda sadece yağmur yağmıyor eskisi gibi. Dün Irak’ta, Libya’da, Mısır’da; bugün Suriye’de ve ülkemizin güney sınırlarında yağmur yerine ateş, kurşun ve bomba yağıyor gökyüzünden. Körpecik bedenlerin parçaları koparken, insanlık bu trajediyi sıradan bir film izler gibi oturup izliyoruz ekranlardan… Belki biraz acıyarak, acı duyarak, çocuklarımız için kaygı duyarak!..
Daha genç bile olamadan yitip giden 20 yaşın gençliğini, dağlarda vatanını savunurken yaşamını yitiren Mehmetçiğin cenaze törenlerini sıradan şeylermiş gibi izlemek acı vermiyor mu size de! Geride bıraktığı yavuklusuna, eşine, yetim kalan yavrularına, yaşlı analara, babalara ve zavallı suçsuz insanlara, yüreği sızlayarak ekranlardan bakıyor olmak nasıl bir duygu sizce de?..  Nedir bu insanların çaresizliği, bir bilen varsa eğer beri gelsin derim…
Yıllardır kara bulutlar dolaşıyor ülkemin üzerinde! Giderek artan kirli bulutlar sarmış dört bir yanımızı. Herkeste bir huzursuzluk, korku, giderek yitip giden ve tükenen umutlar! Bir korku imparatorluğu yaratılmaya çalışılıyor benim güzel yurdumda…
Herkes tedirgin, herkes kuşkulu!.. Geceleri yataklarına rahatça girip uyuyamıyor ülkemin aydınları. Bakalım, şimdi de ne yağacak derken; suçlamalar, iftiralar, adam karalamalar yağıyor bu kirli, bulanık karabulutlardan.  
Ergenekon cephesinde, sorunları çözmekle görevli birileri, kördüğüme dönmüş, çetrefilli bu yumağı ha bire sarıp duruyor. Bu işlerin içinden nasıl çıkılır, bilemiyorum.
Bu ülkeyi karıştırıp, bulanık sularda balık avlamaya çalışan birileri var elbette. Bunu bilmeyen yok zaten de…  Kimsenin elinden bir şey gelmiyor adalete güvenmekten başka.. Ama ortalarda o adaleti de göremiyoruz ki çözsün… Eskiden “Ankara’da hâkimler var” denirdi. Hani nerede o hâkimler, ara ki bulasın.. 
Biz nasıl bir toplum olduk böyle ki, olup biten tüm bu olumsuzlukları, ekranlardan dizi film izler gibi izliyoruz. Yedi düvele karşı bir Kurtuluş Savaşı veren bu topluma ne oldu hani?   Niye üstesinden gelemiyor bunca kaksızlıkların, vurgunların, soygunların, talanın, yağmanın dönen onca köpek dolaplarının neden üstesinden gelemiyor, alanlara inemiyoruz isyanan etmek için. Olanlara ve de olabileceklere neden toplum olarak tepki gösteremiyoruz? Ne oldu böyle bize?
Aydınlar, yazarlar, generaller üçer beşer içeri alınarak, yüz yıl önceki kanlı 31 Mart gerici ayaklanmasının bastırıldığı gün 12. tutuklanmanın gerçekleştirilmesi elbette bir rastlantı değildir. “13 Nisan 1909’un intikamı mı alınmak isteniyor acaba!?” diye de düşünmeden edemiyor insan…
Ya da seçim sonrası düşen oylarının acısını, kendilerinden olmayan muhaliflerden çıkartmak için intikam mı almak istiyorlar dersiniz? Ne derseniz deyin, yapılanlar ne Abdülhamit’in istibdat döneminde, ne de 12 Eylül ve 12 Mart dönemlerinde yaşanmıştır.          
Bu kirli oyunların savaşı daha da büyüyeceğe benziyor.  Okyanus ötesi güçlerin Asya İmparatorluğunu kurana dek süreceğe benzer bu kandırmaca. Bir üçüncü Dünya savaşına doğru yol alıyor emperyalizmin doymak bilmeyen hırsı. Emperyalizm; dünyamızda işe yarayacak ne varsa “hepsi benim, kimseye kaptırmam” mantıksızlığıyla saldırıyor, yakıp yıkıyor, suçsuz insanları öldürüyor, Müslüman’ı Müslüman’a kırdırarak kirli emellerine ulaşmaya çalışıyor ne yazık ki!..
İnsanoğlunun ilk ortaya çıktığı yer olarak bilinir Mezopotamya toprakları… Orada en az beş bin yıllık bir uygarlık yaratılmıştı. Batılı, daha yazı nedir bilmezken; Sümerler, yasaları ve savaş sonrası antlaşmaların koşullarını toprak tabletler üzerine çivi yazısıyla yazmışlardı binlerce yıl önce… O öğrencilik yıllarımızdan belleklerimizde kalan ve tarih kitaplarından bir masal gibi  okuduğumuz “dillere destan, o Babil’in “Asmabahçeleri” dünyanın yedi harikasından biri değil miydi?..
Bu insanlar böylesine uygarlıklar yaratırken; o Amerika denilen sonradan olma ve sonradan bulma “Anakara” henüz keşfedilmemişti bile… Avrupa’nın açları ve açıkgözleri bu yeni kıtaya akın akın göç edip yerli Kızılderilileri katlederken de bu Mezopotamya topraklarında uygarlıklar tüm hızıyla sürüyordu. Abbasi hükümdarı Harun Reşit’in Alman İmparatoru Şharlken’e gönderdiği çalar saati “ bunun içinde şeytan var” diye kırdırmıştı İmparator hazretleri…
Şimdi nereden, nereye geldi uygarlık! Batı; o uygarlıklar merkezini kaç yıldır topa tutarak hallaç pamuğu gibi atmakta. Emperyalizmin doymak bilmeyen hırsı yüzünden, nice uygarlıklar yok ederken, tüm dünya boş gözlerle onu seyrediyor ne yazık ki!..
Irak’ta, direnişçilere karşı paralı asker toplama avına gönüllü yazılanlardan binin üzerinden de  “Türk kimliği” çıkması, düşündürücü değil mi sizce de? Bir şeylere inandığı için mi, yoksa işsizliğin sonucu olarak, bol para kazanma hevesiyle, yağma girişimi sonucu zengin olabilme hülyasından kaynaklanan, zorunlu bir maceraperestlik mi dersiniz?
Böylesine kirli bu savaşta,
“AMERİKA’NIN YANINDA OLMANIN, ONUN ŞUÇLARINA DA ORTAK OLMAK” demek olduğunu ne zaman anlayacak, zulme çanak tutup zalimi  alkışlayan kişi ve kuruluşlar?..
Azgın kuş, başını yermiş” derler bizim oralarda. Şimdi bu azgın kuş Bush mu, Saddam mı oluyor? Yoksa her ikisi birden mi? George Soros mu yoksa? Hani şu Avrupa’nın tam orta göbeğindeki Yugoslavya’nın defterini düren, Gürcistan’ın icabına bakan, Ukrayna’yı benzettikten sonra, Kırgızistan’a Amerikan usulü demokrasi ihraç eden Bay SOROS… Şimdi sıra kimde dersiniz? Kırkharamiler’deki sihirli sözcük misali “yıkıl ey iktidar” diyorsunuz…
Ânında yıkılıyor her şey. Kendi çıkarlarınıza uygun birini de oturtuveriyorsunuz iktidar koltuğuna. Bu nasıl bir güçtür böyle?
Nasıl ki kışlar eskisi gibi değilse, yazlar da yaz gibi geçmiyor artık. Kış kışlığını; Bush, puştluğunu(?) yapıyor. Neylersin, düzen değişti…
Bunca teknolojinin akıl almaz silahlar ürettiği bu yaşlı dünyamızda; mevsimlerle birlikte ekolojik çevre dengelerinin bozulması, doğada her şeyin ters yüz olması, küresel ısınma, mevsimlerin düzensizliği, suların azalması, göllerin birer bataklığa dönüşmesi insanların bilinçsiz, vurdumduymazlığı, bir şeylerin ters gittiğinin birer göstergesi değildir de, nedir?
Şimdi petrol savaşları yaşanıyor. Su savaşları yakındır ve bundan sonraki savaşlar “bir yudum su” için yapılacaktır. Ahha! Bunu buraya çiziktiriyorum.
Ekranların karşısında her gün neler izliyoruz, içimiz yanarak, yüreğimiz sızlayarak!.. Hep kan ve barut… Bir hiç uğruna, kendini imha edebilen canlı bombalar… Kolu bacağı kopmuş insan manzaraları, alev alev yanan petrol kuyuları… Göğe ağan, kapkara isler, dumanlar…  
Havaya karışmış, adını bilmediğimiz gazlar, barut ve kan kokusu!.. Ruh sağlığını kaybetmiş insanlar ve bozulan bir çevre dengesi… İşte size Ortadoğu’dan savaş  manzaraları..
Bir doğa ve fizik yasası olarak bilinen Lavvasia Kanunu der ki: “Dünyada hiçbir şey yoktan var olmaz ve var olan bir şey de yok olmaz”
Bu değişmez yasaya göre Ortadoğu’nun bu tüyler ürperten görünümünde olup bitenler ne olacak peki? Kaç yüz yılda düzelecek bozulanlar ve altı bin yıllık uygarlık kaç yılda yeniden yaratılabilecek oralarda?
“Ölen ölür kalan sağlar bizimdir” diyorsanız; kalan sağlar da sağlıklı değil ki! Ruh sağlığı bozulmuş bir nesil kalacak ölümden kurtulsalar bile bugün Irak’ta; yarın, öbür gün Kırgızistan’da ve başka başka yerlerde, k i m b i l i r bir gün bizim şu güzelim yurdumuzda!..
İnsanlık çok kötü bir sınav vermiştir yüzyılımızın başından bu yana… Oysa her yeni yıl öncesi, ne iyi dileklerde bulunmuştuk dünya ve insanlık barışı adına… Ne o iyi dilekler, ne de Ata’mızdan miras kalan “Yurtta Barış, Dünyada Barış” özdeyişi bütün çabalarımıza karşın, fayda vermedi, koruyamadık barışı!..
Güçlünün daima haklı olabileceğini, ya da dünyada en çok pay; hep güçlünün olabileceğini kanıtlamak mı istiyor bunlar, ne?.
“Nato”ymuş, “Cento”ymuş, “Birleşmiş Milletler” ya da “İnsan Haklarıymış”… Bunların da hep birer kandırmaca olduğunu, biz de yaşayarak öğrendik ne yazık ki!.. Yalanmış her şey yalan, bir aldatmaca, kandırmacaymış!..
“Batı” deyince “ uygarlık” gelirdi eskiden aklımıza… O da yalanmış… Batı’nın, “tek dişi kalmış canavar” olduğu bir kez daha kanıtlandı ne yazık ki… Yaşananlar çok acı, insanlık dışı, vahşetin de ötesinde, adını koyamayacağımız bir şey!..Ben İnsan olmaktan utanıyorum!..
Ya Siz…Ya sizler?..

İlgili Aramalar: Ali Kaya, Nisan Yağmurları, Ali Kaya yazar, Ali Kaya yazıları, Ali Kaya Edebiyat Öğretmeni

İlginizi Çekebilir

Bir Mozaiktir Anadolu

24 Etnik kökenli insandan bir tek ulus yaratabil­mek, tüm renkleri bir potada eriterek, Türkiye topra­ğında …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir