24 Temmuz Pazartesi 2017
Ana Sayfa / Yazarlarımız / Ali Kaya / Köy Enstitüleri Gerçeği

Köy Enstitüleri Gerçeği

17 Nisan 1940… Köy Enstitülerinin Kuruluşunun bugün 74. Yılı…
Köy Enstitülerinden mezun olan binlerce öğretmen yurt geneline yayılınca
SANKİ BİN GÜL AÇMIŞTI ANADOLU’DA…

Yakup Kadri’nin “Yaban” romanında; “Anadolu halkının bir ruhu vardı nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu vardı, besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprağı vardı, işleyemedin” çığlıkları ile Türk aydını ve okumuşu âdeta suçlanır.

Şimdi kaçtır bilmiyorum, ama çocukluğumuzda kırk bin köyümüzün olduğu öğretilmişti bize. Nüfusumuzun beşte dördü de bu köylerde yaşamaktaydı.

On milyon köylü yurttaş bilgisizlik batağında, eğitimden ve okuldan yoksundu. Savaş sonrası harabeye dönen ülkemizde ekonomi çökmüş, eldeki kaynaklar da kadrolar da savaşlar yüzünden tükenmişti. Kendi gelenek ve göreneklerine bağlı, uygarlıktan uzak köylerimizin, okumaz-yazmaz oranı da yüzde doksanların üzerindeydi.
Vergisini aldığımız, askere çağırıp cephede “öl ” dediğimiz bu insanlar; karanlıklar ortasında yoksul, sefil, ilkel bir yaşamın batağında bırakılamazdı elbette…
İşte, bu gerçekler üzerine kurulmuştu KÖY ENSTİTÜLERİ… Amaç, kırk bin köye ışık götürecek eğitim ordusunu yetiştirmek. Köyden aldığını, köyde eğiterek yine köylere salmaktı. Köylüyü de yönlendirebilecek aydınlar ordusunu yetiştirmek… Bu eğitim seferberliği on beş yılda tamamlanacaktı. Ama ne yazık ki suyun yolu erken kesildi. Kapatılmasalardı şayet, bugün daha aydınlık bir Türkiye bulacaktık!..
Büyük umutlarla açılan Köy Enstitüleri için ülkemiz 21 bölgeye ayrılmıştı. Kent ve kasabaların dışında tarıma elverişli toprağı bulunan alanlarda kurulan Enstitü binalarının büyük bir bölümü de öğrencilerce yapılmıştı.
On dört yılık bir ömrü olabilmiş Köy Enstitüleri’nin. En verimli dönemi 5–6 yılı zor bulur.  Bir ilkokul çocuğunun okul çağı kadar bile ömrü olamamış ne yazık ki!.. Ama eğitimimize damgasını vurmuş da geçmiş. Geçerken iz bırakmış, ışıtmış Anadolu’yu. En azından yüzlerce yazar, ozan, sanatçı, aydın yetiştirmiş. İşte bu yüzden düşmanı çok olmuş Enstitülerin…
Sermayesi karanlık olanlar, tez elden mezarını kazmışlar bu okulların…
Köy Enstitüleri’ni, “Cumhuriyetin en değerli eseri” saymış olan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü; “Başarılarını hayatı boyunca takip edeceğini” söylemesine karşın, o bile sahip çıkamadı eserine. Çünkü Kurtuluş Savaşı’nın içinden çıkıp gelmiş bu partiye Devrim karşıtı, insafsız, demogoji (lâfebeliği)yanlısı politikacılar, toprak ağaları ve onların adamları egemen olmuştu. 
ENSTİTÜLER, DÜZENE KARŞI KURUMLARDI 
Çok partili hayata geçildikten sonra ‘karşı güçler’ daha da bir azgınlaştı.  Çünkü Köy Enstitüleri sistemi, DP’nin de dayandığı  “mevcut düzene” karşı hareketin kurumlarıydı. Çaresiz, bu “Koca Anıt” yıkılacaktı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu İsmet İnönü, eserini koruyamayacaktı.
“Köy Enstitüleri’nde komünist fikirler aşılanıyor, öğrencilere amelelik yaptırılıyor, milli terbiye verilmiyor. Böyle öğretmen mi yetişir?” dediler. Köylüyü, kendi çocuklarına karşı kışkırttılar. Tarlada, bağda, bahçede yan yana çalışan köylü kadın, kız ve erkeğin; okullarda da birlikte okumasını, akla gelmedik iftiralarla kötülediler. Hazmedemediler, yadırgadılar onları…
Enstitünün yetiştirdiği, geçtiğimiz yıl yitirdiğimiz sevgili Haşim Kanar’ın bir şiiriyle renklendirmek istiyorum yazımı: 
YADIRGADILAR BİZİ…        
Urbalarımız bozdu / Toprak renginde/ Yamasız temiz / Öyle uydu sırtımıza /  Nedense yadırgadılar bizi. / Potinlerimiz beykozdu / Beykozun içinde ilk kez/ Çorap gördü ayaklarımız / Okşar gibi giydik ikisini de / Nedense yadırgadılar bizi…/ Ellerimiz katı katı, iş görmekten / Başlarımız dik, kendine güvenmekten / Bilgi, kentin tekeline yozdu / Kız kaçar gibi geldi bize  / Nedense, yadırgadılar bizi!..
Yadırgamak ne söz ozanım… Düşman bellediler sizi. Sizin gibi düşünen herkesi… Yalnız ağalar, beyler, varsıllar değil; kimi kent soylu yazarlar, ozanlar bile katıldı bu düşmanlık yarışına.
“Onlar umudun düşmanıdır sevgilim” diyor ya ozan… Onlar da yetiştirilen bu yeni insan tipiyle, uyandırılacak köylü ve yığınlardan, değişecek köyün gücünden korktular, düşman oldular onlara.

Önce, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i görevden aldılar. Yerine egemen güçlerin adamı R. Şemsettin Sirer’i getirdiler. (1946) Sonra, Köy Enstitüleri’nin kurucusu İ. Hakkı Tonguç’u İlköğretim Genel Müdürlüğü’nden uzaklaştırdılar. Enstitü budanıyordu. 1947–48 öğretim yılında “Yüksek Köy Enstitüleri” kapatıldı. Cadı kazanı kaynıyordu. Komünist avı(!) başlamıştı. Karanlığın yarasaları saldırıya geçmişlerdi.
Köy Enstitüleri’ni önce CHP’de yönetimi ele geçiren gerici güçler talan etti. 1950’de iktidara gelen DP de bu “tahribatı” sürdürdü. Geriye kalanları da onlar yok etti.  Ocak 1954’te de tamamen kapatıldı.
Şimdi burada sormak gerekiyor: Her olayda olduğu gibi, bu okulların kapatılmasında ABD’nin bir parmak oyunu var mıydı acaba?
Ülkemizi de içine alan “yeşil kuşak” projesini gündeme alan ABD’nin elbette Köy Enstitülerinin kapatılmasında etkisinin olmaması mümkün mü?
Peki, kapatıldı da kıyamet mi koptu?  Elbette hayır!..  Yerine açılan İlköğretmen okullarından da mutlaka başarılı öğretmenler yetişmiştir. Sorun bu değil… Sorun, basit bir “okul kapatma olayı” değil… Bir devrim hareketinin önünün kesilmesi olayıdır sorun!..
Köy Enstitüleri’nin yıkılışında emeği(!) olanlar;  “Tonguç’un mezarını kazdık” diye övünüyorlardı. Acaba bu mezar kazıcılar, okyanusun ötesinden mi uzatmışlardı, o uzun tırnaklı ellerini?.. 
Tonguç Baba eserleri, fikirleri ve sürgünleriyle bugün hâlâ yaşıyor.  Oysa o okulları kapatanların kemikleri çoktan çürüdü. Tonguç, kitapları ve tezleriyle dünya kitaplıklarını süslemekte, ona inananların yüreklerinde taptaze yaşamaktadır.
Bugün Anadolu’nun ıssız köylerinde yetişen her ağaç, yurt sevgisiyle çarpan her yürek, üreten her el ve düşünen her beyin, Köy Enstitüsü düşüncesini yaşatmaktadır. O okulları kapatanların adlarını ise, çocukları bile eziklik içinde anmaktadırlar.
Tonguç Baba, yalnız Enstitülerden çıkanların babası değil. İyiye, güzele, doğruya inanan herkesin “Baba”sıdır. Benim gibi düşünenler, Enstitü çıkışlı olmasalar da Enstitülüdürler…
Köy Enstitüleri adı, yalnızca bir okulun adı olmaktan çıktı artık. O, çağdaş, laik eğitimin simgesi, toplumcu üretim biçimine yönelik bir eğitimi amaçlayan idealin adıdır. 
BUGÜN YENİDEN AÇILMASI DÜŞÜNÜLEBİLİR Mİ?.. 
Olmaz ya… Bugün Köy Enstitüleri yeniden açılsa… 60 yıl önceki o aşkı, o heyecanı yeniden yakalayabilir miyiz? Okumaya tutkun kitap kurdu öğrencileri. Bir ana – baba sevgisiyle yaklaşan öğretmen ve yönetim kadrosunu… Yarınların yazarlarını, ozanlarını.. Kısacası o idealistleri yeniden bulabilir miyiz okulları açsak bile?
Sanmıyorum… Hem, köylerde insan mı kaldı ki… Büyük kentlerin varoşlarına taşındı köyler. Açılacaksa eğer benzeri okullar, oralarda açılmalıdır. İş eğitimine yönelik, gerçek anlamda beceri kazandıran, yaparak öğreten iş okulları… 
KIRK YILDIR RÜZGÂR EKENLER, İŞTE ŞİMDİ FIRTINA BİÇİYORLAR!.. 
5–10 yılda sayılamayacak kadar çok yazar, ozan, aydın yetişti Köy Enstitüleri’nden. Fakir Baykurt’lar, Mehmet Başaranlar, Talip Apaydınlar, Mahmut Makallar, Niyazi Aytunyalar, Hayrettin Uysallar, Mevlüt Kaplanlar, Dikili’mizde Nail Çağlayanlar… Aydınlanma ışığını Anadolu toprağına götürmek için her biri birer yıldız olan aydınlık yüzlü, Mustafa Kemal’in eğitim ordusunun savaşçıları hep bu okullardan yetişmişlerdir…
Ya bunların yerine açılan “İmam okulları” ndan, “Mahalle Mektepleri”nden daha sonraları kimler yetişti dersiniz?
Adana Müftüsü Karases Cemalettin Kaplan, Akyazı Müftüsü Hasan Mezarcı, Ulukent Şehreminleri, sanatın içine tükürenler, Recepler, Şevkiler, Mercümekler, cinci hocalar, şıhlar, şeyhler…
Kahramanmaraş’ta yüzlerce insanımızı katledenler, Sivas’ta gencecik fidanları yakanlar, Malatya’da insan kesenler, ülkemize ve çağdaşlığa yakışmayan, ortalık yerde “insanım” diye dolaşıp duran acayip kılıklı, çağdışı kalmış şeriat yanlısı kimseler, Aczi mendi denilen mağara devri kaçkınları; Arap ve Acem hayranı, Mustafa Kemal düşmanları… Hepsi, hepsi işte bu medrese bozması okullardan yetişmişlerdir…
Hiçbir şey birden bire olmadı elbette! Akşam laik düşüncelerle yatanlar, sabahleyin şeriatçı olarak uyanmadılar yataklarından.
Kırk yıldır rüzgâr ekenler, işte şimdi fırtına biçiyorlar!.
O laik eğitim sürmüş olsaydı eğer, ortam bugünkünden çok daha farklı olacaktı. Her şeyden önce bilinçli bir toplum oluşacak; ihtilalcılar, darbeciler akılları estikçe yönetime el koymaya cesaret bile edemeyeceklerdi. Hele hele, oluşacak aydınlık bir Türkiye’de hiç kimse, hiç bir zaman bulanık sularda asla balık avlama yürekliliğini gösteremeyecekti, asla…

Ülkemizde şeriatın bugünkü ayak izleri duyulmayacak, güzel yurdumuzda daha ilerici bir toplum oluşacak ve ülke böylesine bir siyasi bunalıma sürüklenmeyecekti.

Bugün kimi kentlerde şeriat provası yapanlar, gerici bir partinin sembolü baş bağıyla yolda sokakta Laik Cumhuriyetimize meydan okurcasına gezinip duranlar… İlköğretim çağındaki yavrularımızı, kendi sıkma baş eşlerine benzeterek sahnelerde boy gösterip, ilahiler söyletenler… Bunları şımartan o suyun başındakiler; acaba nasıl bir eğitimden geçtiler de bu günlere geldiler dersiniz?
Sözlerimi, Köy Enstitüsü çıkışlı sevgili Mehmet Başaran’ın bir şiiriyle bitirmek istiyorum
Çamlıbel’de bir gül açsa / Uykuları kaçar Bolu Beyi’nin / Çünkü, kırmızıdır gül / Toprağın ve halkın uyanışına benzer / Bir değil, bin gül açıyordu Anadolu’da / Ekmeği ikiye bölsen / Aydınlık sesi duyuluyordu halkın/ Köyleri tutmuştu aşkın ve terin hünerleri / Bir oldular da Bolu Bey’iyle / Kapattılar  Enstitüleri!..                                                   
17 Nisan-Karşıyaka         
Ali Kaya

İlgili Aramalar: Ali Kaya, Ali Kaya Köy Enstitüleri Gerçeği, Köy Enstitüleri Gerçeği, Ali Kaya yazar, Ali Kaya yazıları, Ali Kaya Edebiyat Öğretmeni

İlginizi Çekebilir

Bir Mozaiktir Anadolu

24 Etnik kökenli insandan bir tek ulus yaratabil­mek, tüm renkleri bir potada eriterek, Türkiye topra­ğında …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir