18 Ekim Çarşamba 2017
Ana Sayfa / Misafir Kalemler / Hülya Karakuş / Delilik Üzerine Bir Deneme

Delilik Üzerine Bir Deneme

Hülya Karakuş

Yaklaşık dört ayı aşkın bir süredir bir yaşlı amcayı izlemekteyim. Adını bile bilmediğim biri bu… Onunla her sabah aynı saatte durakta buluşuyor, otobüs beklerken bazen birlikte ıslanıyor, sabahın ayazını yine birlikte yiyoruz. Sonra aynı otobüsle yol alıyoruz. Beş durak sonra iniyor, bu kez ayrı otobüslere biniyoruz.
Onda ilk dikkatimi çeken şey, sürekli gülerek etrafa neşe saçmasıydı. Sonraları baktım ki sürekli birilerine bir şeyler anlatmaya çabalıyor.
Kulağıma kulaklığımı takarak radyo dinliyorum ayakta. Yer bulursam, gidip onun yakınına oturuyorum. Bu kez de kulaklığımı çıkarıyorum ve onun konuşmalarına kulak veriyorum.
Durakta otobüs beklerken başka bir otobüs yanaşıyor durağa. Kapı açılır açılmaz, bizimkisi alışık olduğu tavrıyla sarışın, mavi gözlü oldukça güzel bayan sürücüye, laf atıyor bizimkisi: "Sen ne güzel şeysin öyle ya!.. Gözlerine bayıldım!.."
Birlikte otobüs beklerken bir bayan geliyor. Oldukça alımlı ve güzel giyinmiş, ama ayağında kıyafetine hiç uymayan, pembe ayakkabıları gözünden kaçmamış olacak ki lafı gediğine koyuyor.
"Kıyafet tamam da o ayakkabılar neyin nesi öyle, hiç uymamış, yakıştıramadım sana.."  Sonra başka bir gün zenci bir bayana otobüste şunları söylüyor: "İnsan dışarı çıkınca önce bir saçını başını tarar yaaa… Unutmuşsun, acelen mi vardı?"
Gülmemek için alt dudağımı ısırıyorum sanki kadın saçını tarasa, saçları düzelecek. Tüm zencilerin saçı zaten doğuştan kıvırcık çünkü…
Araştırmalarım sonrasında öğreniyorum ki bu ülkede akli dengesinde bozukluk olan insanlar belli aşamalardan ve testlerden geçiriliyor. Testten çıkan sonuç doğrultusunda hareket ediliyor. Durumu, kendisi ve çevresi için zarar teşkil edenleri özel hastanelerde tedavi ediyorlar. Ancak çevreye zararı olmayan ve kendi başına bazı şeyleri yapabilme yeteneği olanlar da sosyal hizmetler kurumuna gidip gelmekteler. Bu kurumlarda her türlü sanat faaliyetleri, resim, müzik,  tiyatro, heykel, spor faaliyetleri ve diğer kültürel faaliyetler öğretilip topluma kazandırılıyorlar.
Akılımıza hemen şu soru gelir: Deli kime ya da kimlere denir?
Deli; kopmuş, uçmuş ve aklını kontrol edemeyen kişilerdir. Mevlana da şöyle tanımlamıştır deliliği: "Akıl padişahı, kafesi kırdı mı kuşların her biri bir yöne uçar. "
Akıl terk etti mi, insanı bir şekilde geçici ya da kalıcı, kafadaki bağların kopması da deliliktir. Bu kişiler hayatta hiçbir şeyi takmaz, dinlemez ve bildiğini okurlar.
Tüm delilerin ortak noktası şudur: Dertleri olsa bile sürekli gülerler, asla surat asmazlar, hayata kahkahalarıyla ışık ve renk katarlar her zaman. Onlar tam bir emo karşıtıdırlar. (emolar, sürekli mutsuz ve bıkmış tükenmiş bir ruh hali taşırlar).
Ayrıca, tüm delilerin bir diğer ortak özelliği de ağlamazlar, kendilerine acındırmazlar. Kimsenin ağlamasına da dayanamazlar, hep komiklik ve muziplik yaparlar.
Başka bir soru da şu olabilir: Peki; delilik nasıl başlar?
Önce içerden sesler gelmeye başlar. Sonra bu seslerle gerçekler bulunur ve o gerçekler ispatlanmaya, herkese gösterilmeye çalışılır. Bunun sonrasında kimse anlatılanlara inanmamaya başlayınca sessizleşirler. Ve kendi kendine duyduğu seslerle konuşur bazen de susar içindekileri bir hazine saklar gibi kendi içlerinde saklar, anlatmazlar…
Bir gün bir deliye sormuşlar: "Sence dünyanın en mutlu insanları kimlerdir? Cevap şu olmuş: "Ölüler ve deliler.""Ama ölüler bu dünyada değiller ki… İşte cevap. "Sen delileri bu dünyada mı sanıyorsun?"
Akıllı insanlar, delileri ortalıkta dolaşırken görmek istemezler: Ya onları loş karanlık arka odalara kapatırlar, ya da tımarhaneye… Çünkü kendini özgür zanneden insanlara aslında aklın tutsağı olduklarını anımsatır deliler… Ayrıca  insanlara zihnin özgürlüğünün uçsuz bucaksız sınırsızlığını ve söz dinlemediğini de gösterirler.

İnsanlar çoğu zaman delileri kıskanırlar onlar gibi olamadıklarından dolayı. Aslında bütün insanlar bir roman kahramanı olan Don Kişot gibi olmayı isterler. Onun gibi pervasız, gözü kara ve hiç kimsenin sözüne aldırış etmeden doğru bildiklerini yaşamak isterler. Ancak diğer insanların kendilerine gülecekleri korkusu taşıdıkları için hayatlarını Don Kişot’un o içten pazarlıklı ve korkak yamağı San Panço gibi tüketirler.
İnsanı deli eden nedir peki?.. Bu soruyu sordum kendime, yakınlarıma, başkalarına, hikâye anlatıcılarına ve de yaşamışlara… Dediler ki; gün gelir gücünün yetmediği anlarda deli ederler adamı. İnsan, önce dişini sıkar, sonra da aklını yitirir. Nice insanlar haksızlıklar karşısında delirmiştir. Kimisi de sevdiğine kavuşamadığı için Leyla’nın sevgilisi gibi Mecnun olmuştur. Kimi zavallılar da doğuştan dünyaya mecnun bir misafir olarak gelmiştir. Bazıları da şu yalan kahrolası dünyayı gördükten sonra akıl yolunu değiştirmiştir…
Her delinin hikâyesini merak edip yaşadıklarını yüreğime akıttıkça gözlerimden yaşlar dökülür. Ama nedense tam olarak delirme sebeplerini doğru olarak öğrenemedim.
Delilik güzeldir bazen. Çünkü kendini herkesten akıllı Süpermen bir kahraman gibi hissediyorsun. Sanki binanın üstüne çıksan uçabileceksin. O yüzden intihar sanılan birçok ölümcül olaylar delilerin uçmaya çalışma eğilimidir. Örneğin ben gerçekten ölmek istesem arkamda uzun bir mektup bırakır, bir sürü insanı suçlardım ki vicdan azapları bir ömür boyu sürsün. Ya da sevmediklerime iftira atardım sırf bazı kimselerden intikam duygularımla öç alayım diye. Bir insan arkasından iki satır bile bir şey yazıp bırakmamışsa, demek ki delilik katına yükselmiş, ermiş sonra da kahramanlık denemelerine başlayıp dünyanın şartlarına uyum sağlamış demektir.
…Demektir diyorum da  anlatamıyorum bunu genelde. Zaten deliliğin başka bir belirtisi de delilerin başka bir dilde konuşmalarıdır. Onların kendine özgü ve tarifi mümkün olmayan rengârenk bir dilleri vardır. Bir türlü derdini anlatamazlar. “Bu deli ne diyor? Suratımıza bakıp neler geçiriyor içinden ve ne konuşuyor? Niye cenazede gülüyorlar?” Ve bunun gibi onlarca soru, çoğu zaman cevapsız kalır sorular. Aslında kimseler bilmez gülmek; delilik dünyasında ağlamaktır. Bilmezler ki öyle çıkar onların yüreğinden acı ve gözyaşı…     
Gözyaşları bitmiştir belki de kim bilir… Ama bir kez adınız “deli”ye çıktıysa; dinleyen de yoktur zaten… Hemen kızıverirler. Anlamazlar, dinlemezler ve sadece aşağılarlar ve insan yerine koymazlar onları. Oysa bilmezler normal insanlardan daha açık görüşlü ve engin, derin fikirli olduklarını. Bilmezler, bilemezler, belki de hiç bilmeyecekler…
Hani derler ya hep; “dertlinin derdinden, ancak dertli anlar” diye.. “ Delinin halinden de ancak deli anlar.” Ancak  bazen de iki deli bir araya geldi mi ortalık bazen  savaş alanına döner. Çünkü konuştukları deli dil farklıdır. Manyaklıkları da ayrıdır. Bu nedenle, yapılan en büyük yanlış; bütün delileri bir arada tutup tedavi etmeye çalışmaktır. Bir deliyi normallerin arasına koymak gerekir ki akıl versin akıllı olanlar.
En önemli şey, bir delinin ciddiye alınmasıdır. Ciddiye alınan deli, gittikçe normalleşir, bunu bütün insanlığın bilmesi gerekir. Sadece biraz daha fazla sabır, özveri ve sevgi gerekir. Sorunun  çözüm aşamasında yapılacak işlem budur ancak ve daha sağlıklı bir sonuca, ancak böyle ulaşılır kanısındayım…
Tarihimize bakıldığında Osmanlı devleti zamanında bile delilere şefkat eli uzatıldığını görüyoruz. Devlet-i Âli’ye döneminde meczuplara (delilere) dair bir de fetva bulunmaktadır. Fetva şudur:
"Bir meczuba 3 ile 6 mızrak yaklaşılmaya, yaklaşıldığında mesul deli olmaya."
İşte bu geçmişimizden bizlere bırakılmış bir miras olarak hep göz önünde bulundurulmalı, onun verdiği ışıkla ve şefkatle onlara yaklaşmalıyız.
Delilik aslında bir bakıma bir ruh halidir. Azıcık yoldan çıktığımızda ya da hayat sınırını aştığımızda şöyle deriz: "Bir delilik yaptım…"
Delilik çoğu zaman şarkılara konu olmuştur, örneğin: Murathan Mungan’ın şu "Yeni Türkü" şarkısına bakalım:
"Diyorlar ki bazen gözlerimden./ Deliler doluşmuş bakıyor birer birer. / Delilerden sen anlarsın,/ konuş onlarla. Nasıl muhtacım buna…"
İşte başka bir örnek: Sezen Aksunun bir şarkısından.."Nasıl istedim deliler gibi, sayıkladım hep sıcacık nefesini…Gel ne olursa olsun ..Son defa sev beni…"
Bundan başka delilerle ilgili atasözleri de vardır. "Ağlama ölü için, ağla deli için…"

Bu sözün özü şu: Yakınlarından birinin ölüm acısı zamanla küllenir, ancak bir yakınının deli olmasının verdiği acı, bir ömür boyu dinmez.. Her gün acıtır canını, her gün kanatır yüreğini…

Çocukluğumdan beri en çok duyduğum şey şu oldu: " Bir deli bir kuyuya taş atmış, kırk akıllı kişi, o taşı çıkaramamış." İyi de o deli niye kuyuya o taşı atmış? Amacı neymiş o taşı atarken? Bu soruların yanıtlarını da maalesef bilen yok. Herkes kendine göre farklı yorumlar ortaya atmakta. Ben şöyle yorumluyorum bu soruyu: Bir insan bazen akla ve de mantığa sığmayan bir iş, ya da bir şey yapar. Yapılan iş, hiç bir kurala uymadığı için pek çok akıllı insan bunu düzeltmeye çalışır. Ama çabaları boşunadır, bunu başaramazlar..

Bir de çocukluğumda kalan şu şeye takılı kaldım yıllardır… Ben film ve karikatürlerin dışında delilerin başlarına huni geçirerek dolaştıklarını hiç görmedim. Mutlaka bunun bir hikâyesi mutlaka vardır… Eğer bir bilen varsa bana da söylesin ki merak edip durmayayım.
Bir  şehir için bir delinin önemi çok büyüktür. Şehirde kimse doğru düzgün komşusunu bile tanımazken o şehrin delisini hemen herkes tanır ve bilir. Sultanahmet ve Ayasofya gibidirler, tanınırlar. İnsanlar gelip geçicidir ama onlar hem kendileri yaşar, hem de hikâyelerini yaşatırlar ve unutulmazlar…
Bir deli öldüğünde sadece ölen bir deli değildir. Onunla ölen çocukluğumuzdur, masumluğumuzdur, muzipliğimiz ve samimi içten gülümsememizdir. Bir deli sadece bir deli değildir, o şehrin hafızasıdır ve vicdanıdır aynı zamanda. Ve de o şehrin ruhudur. Biz bütün çabamızla parayı, itibarı, şöhreti, yaşam kavgası peşinden koşarken bir meczup tüm gülümsemesini bir şehrin üzerine dağıtır, bütün coşkusuyla…
Konuyu bir fıkrayla noktalamak istiyorum:
Tımarhanedeki deliler bir gün toplanmışlar bahçede, dışarıdakileri boykot ediyorlar. Dövizler yazılmış, pankartlar ellerinde, bayraklar flamalar açılmış. Dörtlü kolda sıraya bile girmişler… Bahçedeki yol işgal edilmiş. Yüksek sesle bağırıp çığırıyorlar. Pankartlardan birinde şöyle bir yazı uzaktan izleyenlerin dikkatini çekmiş. Şöyle yazıyormuş en önde yürüyenin elindeki pankartta:
 “Biz deli değiliz… Asıl deliler dışarıda. Ne yazık ki çoğunlukta olan onlar!..”   



İlgili Aramalar: Hülya Karakuş, Hülya Karakuş Londra Mektupları, Delilik Üzerine Bir Deneme, Hülya Karakuş Delilik Üzerine Bir Deneme, Hülya Karakuş yazıları, Hülya Karakuş yazarlarımız, Hülya Karakuş edebiyat yuvası

Tek Yorum

  1. Muhsin Doğrular

    “Delilik zihnin özgürlüğüdür”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir