29 Mayıs Pazartesi 2017
Ana Sayfa / Yazarlarımız / Ali Kaya / Tiyatro ve İnsan

Tiyatro ve İnsan

İnsanı, insanlık sorunlarını insanla anlatan tiyatro… İnsan aklının derinliklerini, o derinlikteki gizemi araştıran; sorunlarına çözüm yolları arayan ve üreten tiyatro…
Bağnazlığa, çağ dışılığa, her türlü sömürüye karşı koyan tiyatro… İnsan aklını çelenlere, insan haklarına karşı gelenlere “söz sanatı”yla karşı koyan tiyatro… Çağlar öncesinden, çağlar ötesine insanı irdeleyen tiyatro…
Sorunlar çözülene dek sen hep yaşa emi?” 
Tiyatro denilince nedense Bergama’daki Asklepeion gelir önce aklıma… Ekinin ekmeğe, el emeğinin hünere dönüştüğü beş bin yıllık bu kentin tiyatroyla yaşıt bir geçmişi olduğundan mıdır bilinmez Asklepeion’daki taş basamaklar, mermer sütunlar çağrışır bende.. 
 Nereden bulup da nasıl getirmişler o koca kayaları, mermer sütunları? Kırıp dökmeden yerlerine nasıl oturtmuşlar bir türlü akıl erdiremem. Bilgim olmadığı için de bir fikir yürütemem. Bugünkü teknikle makine gücü olsa aklım erecek de insan gücüne dayalı o zamanların koşullarıyla nasıl olmuş bu işler!?.. Bir bilen olsa da beni bilgilendirse, diye düşünüyorum. 
Üç bin yıl geçmiş aradan. Bunca depremler, tahrip ve talanlar görmüş geçirmiş, ama hiç bir güç o sütunları yerinden bile oynatamamış! Bir tarih mirasını bekler gibi hâlâ dimdik ayaktadır orada her şey…                                                       
Tiyatro; bir toplumda uygarlığın ölçüsü, mihenk taşıdır. İnsanın, insanla anlatıldığı toplumsal bir olgudur. İnsanlık onunla başlar, onunla gelişir. Oturmayı, kalkmayı, inceliği, insan ilişkilerini hep orada öğreniriz. Tiyatroya girip çıkmanın, oturup izlemenin, söylenenleri dinlemenin bile ayrı bir adabı, bir inceliği vardır. İşte o nedenledir ki bu sanat kolunun, insanlık kadar eskidir yaşı. Tarihi boyunca insanoğlu, kişi olarak eksikliklerini, toplum olarak aksayan yönlerini, sahnede görüp o aksaklıkları düzeltme yoluna gitmiştir. Tiyatronun amacı da budur zaten. Her oyunun, izleyenlerine mutlaka ileteceği bir mesajı vardır, olmalıdır da… 
İnsanoğlu iki ayağı üzerine doğruluverdiği günden beri, kendisini nedense sahnede görmek istemiştir hep. Toplum olarak, devlet olarak ve birey olarak; böylesine etkin bir eğitim kurumuna karşı, neden bu denli ilgisiz ve uzağız öyleyse?    
365 Günde sadece bir gün “tiyatro”yu düşünüp gündeme getirmek, 27 Mart gecesi tiyatro kapılarını ücretsiz olarak halka açmak yeterli midir sizce de? Böylesine etkin olacağı bilindiği halde, neden TİYATRO olgusundan hiç, ama hiç yararlanamıyoruz? 
"İnsanın insanla anlatıldığı" sanatın bu en eski kolunda; yazarı, yönetmeni, oyuncusu ve izleyicisiyle tüm insanlık sorunları; yaşamdan sahneye, sahneden yaşama yansımıştır hep. Bu olgu çağlar öncesinin antik tiyatrosunda da öyleydi, günümüzde de böyle… 
Her çağda yazarından oyuncusuna, ortak bir noktada kesişir herkes. Yüreğinin derinliklerinde gizli kalmış sevgilerini, içinden geçirip de bir türlü dışa vuramadığı duygularını, kırılan umutlarını, yorgunluk, yılgınlık ve bezginliklerini, ölümcül acılarını, önlenemez hırslarını, sevda türkülerini, sezgilerini, sorgularını, bozuk düzene isyanlarını ve tüm bunlara karşın daha iyiyi, daha güzeli ararken ileri sürdüğü çözüm önerilerinde insanoğlu sahneyi seçmiştir hep nedense…
Bir yerlere, o yerdeki birilerine bir mesaj iletmektir üç bin yıldır amaçlanan… Kendi söyleyemediği şeyleri bile sahnede oyuncusuna söyletir tiyatro yazarı.
Güzel sanatların "söz" e dayalı bu sanat kolunda çağlar öncesinden günümüze, insanlığın gelişip olgunlaşmasında önemli bir işlevle yükümlüdür tiyatro. Antik çağın tarihî bulguları, bunun kanıtıdır. Katmer katmer toprağın altında, kazmayı her vuruşta tiyatro kalıntılarının çıkıyor olması, başka nasıl açıklanabilir ki…
Bugünkü Batı’nın uyanış ve kuruluş dönemlerinde TİYATRONUN İŞLEVİ azımsanmayacak kadar önemlidir. Dün olduğu gibi bugün de büyük "ÜN"ler ve "ÜNLÜLER" yaratmıştır sanatın bu kolu.

“Avrupa kültürüyle özdeştir” diyebileceğimiz tiyatro kültürü sayesinde Batılı, bugünkü noktaya işte bu birikimiyle gelebilmiştir. Ne acıdır ki bizde daha düne kadar bir zanaat olmaktan öteye gidememiştir.                                            

Muhsin Ertuğrul Hoca: "Tiyatro bir ülkenin ocak başıdır. En güzel masallar, en güzel sözler hep orada söylenir." derken yerden göğe haklıdır. SÖZ, gücünü ve etkisini asıl orada gösterir. Ülke, toplum ve insanlık sorunları en gerçekçi bir biçimde orada dile gelir.
Kulağa hoş gelsin, duyguları okşasın diye söylenen süslü, ama içi boş, yerine oturmamış "söz" ler değil lâfını ettiğim… Ayağı yere sağlam basan, gerçekçi, köşe taşı gibi yerine oturan; daha oyuncunun ağzından çıkarken alkış tufanına karışan, gerçeğin ta kendisi olan “söylem”lerden söz ediyorum.
Öyle, çalım satar gibi değil.. Sahte taşlardan yapılmış bir kolyeyi boynuna takar gibi de değil… Nefes alır gibi “Halil İbrahim" türküsünü söyler gibi doğal ve içtenlikli sözlerdir sözünü etmek istediğim…

"SES" ve "SÖZ" ün gücü olmasaydı eğer; bugün büyük bir keyifle izlediğimiz oyunları, film ve dizileri, bu işin eğitimini almış sanatçılar değil de sıradan insanlar seslendirmiş olsaydı;  -konu ne denli güzel olsa da- biz izleyenler aynı tadı alabilecek miydik acaba?
Tiyatro bir ülkeye ne denli erken girerse, ülke sorunları insan ve insanlık sorunları bu sanat yoluyla o denli erken gündeme gelir ve insanlığın aksayan yönlerine çözümler üretilirdi. Avrupalıların antik tiyatroyu çok erken benimsemesi bu nedenle çok büyük önem taşır.
Tiyatro yazan da sahneye koyup oynayan da… Hatta tiyatro üstüne söz söyleyip yazı yazan da bu sanat yoluyla topluma çok şeyler verilebileceğini unutmamalıdır.
"Toplumu eğiten en iyi araç tiyatrodur" demişti Namık Kemal… Muhsin Ertuğrul da "Okul çağındaki çocukları oralarda eğitebilirsiniz.. Ya o çağı geçirmiş, hayata atılmış insanları nerede ve nasıl eğitirsiniz?” Yanıtını da kendisi vermiş hemen: “ Onları da tiyatro yoluyla tabii…"
Doğru söylemişti üstat. Yaşam sürdükçe eğitim de beraberinde sürmelidir elbette… Yoksa bir süre sonra kendisini karanlıklarda buluverirler…
Yine Muhsin Ertuğrul Hoca’nın tiyatroyla ilgili düşüncelerine bırakalım sözü:
"Hastane gövdelerin, tiyatro ruhların şifa kaynağıdır. Ruhsuz insan bir kalıptır. Duymaktan, düşünmekten, iyiyle kötüyü ayırt etmekten uzak bir kalıp. En korkunç suçları işleyenler de hep bu ruhsuz kalıplardır. Hasta bir vücut ölür, ama ruh hastası öldürür."
Günümüzde yaşanan bunca olumsuzluklar, kavgalar, yaralamalar, adam öldürmeler, çağdışı kalmış kara cahillik ve benzeri iç karartıcı tatsız olaylar; acaba hep tiyatrodan uzak kaldığımız için mi yaşanıyor dersiniz!? 
Antik çağda bile ruh sağlığı bozulanların tiyatro yoluyla iyileştirilmesi yaygın bir yöntem olduğu düşünüldüğünde, tiyatronun toplumsal önemi bir kez daha ortaya çıkmıyor mu sizce de?..

ALİ KAYA

İlgili Aramalar: Ali Kaya, Ali Kaya Tiyatro ve İnsan, Tiyatro ve İnsan, Ali Kaya yazar, Ali Kaya yazıları, Ali Kaya Edebiyat Öğretmeni

İlginizi Çekebilir

Bir Mozaiktir Anadolu

24 Etnik kökenli insandan bir tek ulus yaratabil­mek, tüm renkleri bir potada eriterek, Türkiye topra­ğında …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir