19 Ocak Perşembe 2017
Ana Sayfa / Misafir Kalemler / Egesu Şengönül / Suçu Neydi Güler’in?..

Suçu Neydi Güler’in?..

14 Yaşında gencecik bir kızdı Güler. O küçükken Mardin’den göç edip gelmişti ailesi. Şimdi İstanbul’da yaşıyorlardı. Sekiz çocuklu bir ailenin tek kızıydı. Kendisinden büyük yedi abisi vardı. Onca erkeğin arasında ailenin en küçüğüydü Güler. Giyim kuşamıyla da her zaman dikkatleri üzerine çekmesini bilirdi.
Mardin’in dağ köyünden değil de İstanbul sosyetesinden biri sanırsınız…

Boncuk mavisi gözleriyle bir deniz kızı sanki!.. Turuncuya çalan kınalı saçları belinde, dal gibi zayıf, incecik bir kız!.. O kadar güzeldi ki onca erkek kardeşin içinde bir çoban yıldızı gibi parlıyordu. Babası, az insanın uğradığı, ayakkabıcılar çarşısında dar bir sokaktaki küçücük bir dükkânda ayakkabıcılık yapardı. Annesi ev hanımıydı. Annesi ilkokul üçten ayrılmıştı. O nedenle kızının kendisi gibi cahil kalmasını istemiyordu ve mutlaka okuması gerekirdi. Lâkin babası “Kız çocuğu okuyup da ne olacakmış sanki… Artık yeter, okumasına gerek yok. Hem bu okullar çocukların kafasını karıştırır… Okuma yazmayı öğrendi işte daha ne… ” diyor da başka bir şey demiyordu.                                                                                                    
İşte sırf bu yüzden evde tartışma hiç eksik olmazdı. “Evdeki otoritem sarsılırsa beni dinlemezlerse, kimseye sözümüzü geçiremezsek nice olur halimiz” telaşındaydı. Kendisiyle barışık olmayan bir baba bizimle  nasıl barışık olabilirdi ki… Her şeye kızar, olmadık şeylere bir bahane uydurur, bağırır çağırırdı. Bu ağız dalaşı bazen kavgaya kadar varır, hem annesini, hem de Güler’i döverdi. Her şeye rağmen okumak için babasına karşı çıkarak “Ben okuyacağım… Okuyup doktor olacağım” diye direnirdi Güler. İşte bu güzeller güzeli, evin biricik kızının tek suçu bu okuma isteğiydi.                 
Güler ailenin tek kızı olduğu için her şeye o koşar, ödevlerini bile babasının göremeyeceği yerlerde yapardı.                                                                                                                  

Bir gün Güler’den habersiz, babası onu okuldan kaydını sildirmiş ve yıllar önceden asker arkadaşı olan Kara Mehmet diye birinin oğlu Abdullah’la baş göz etmeye karar vermişti. Okumasını da o yüzden istemiyordu zaten. Kendince; ayağa gelen böyle bir kısmet kaçırılmamalıydı…      

Bu evliliğe ne annesinin, ne de kendisinin gönlü vardı. Ağabeylerinden de kimisi karşı çıksa da çoğunluğu “babamın bir bildiği vardır mutlaka” deyip karşı gelmemiş bu evliliğe. Ana – kızın tüm karşı koymalarına karşın, ikna olmadı baba ve düğün yapıldı. O Küçücük boyu ve minik elleriyle direnemedi, karşı koyamadı Güler. Keşke babası onu her gün döverek cezalandırsaydı da böyle bir evliliğe zorlamasaydı.                                                                  

Güler için her şeyin sonuydu bu istem dışı evlilik. Okul hayatı sona ermiş, o pembe yüzü solmuş, hastalıklı gibi bir hoş olmuştu. Hayalleri yıkılmış, hayatı zindan olmuştu sanki. Gece gündüz durmadan ağlıyordu Güler. Adı Güler olsa da o gül pembesi yanaklarından yaşlar hiç eksik olmuyor, yüzü bir türlü gülmüyordu.                                                                           

Düşündü bir gün: “Ben neden ağlayıp kendimi mahvediyorum ki… Sağlıklı yaşayabilmem için daha güçlü olmam gerekmez mi? Belki bu yeni ailem izin verir okumama” dedi kendi kendine… Mehmet Bey’in, hatırı sayılır bir serveti vardı. Ona Mardin’de Mehmet Ağa derlermiş eskiden. Seksen dönümlük koskocaman bir arazi duruyordu Mardin’de ve arsa olabilecek konumdaydı. Bunun dışında irili ufaklı daha neler neler vardı ve hiç birini satılmamıştı. Bunca mal mülkün hepsi ileride kocası Abdullah’ın olacaktı nasıl olsa… Güler bu eve gelin geldiğine bin pişmanlık duyguları içindeyken, ilk defa içinde bir umut ışığıyla uyandı o sabah. Abdullah, Güler’den daha keyifliydi nedense o gün…  

“Tam sırasıdır, hazır keyifli bulmuşken” diye geçirdi aklından. Yataktan kalktı ve kocasına aklından geçen hayalini söyledi. Birden suratının rengi değişti kocasının. O ıslık çalıp türkü söyleyen az önceki adam o değildi sanki. Çileden çıkan Abdullah, onu evire çevire bir güzel dövdü. Vurduğu yerler, her darbede morarıyordu. O güzel yüzü tanınamaz haldeydi Güler’in… O kadar üzülüp ağlamıştı ki!.. Günlerce ağladı, hayata küstü. Yaşamak bile istemiyordu artık.                                                                                                               

Güler 6 yıl boyunca çok büyük acılar çekti. Sonunda bir plan kurdu kafasında. Kimseye haber vermeden, sessiz sedasız kaçacaktı. Kimseciklere bir şey söylemedi. Günlerce kafasında plânlar kurdu. Başka çare kalmamıştı artık. Kaçıp kurtulacaktı bu mutsuz olduğu evden. Kocası şüphelenmiş olacaktı ki, hep onu kolluyor, her hareketini gözlem altında tutuyordu. Beklenen an gelip çatmıştı, ama kaçarken Abdullah’ın hışmına uğradı ve ayaklarına sıkılan kurşunla yere yığıldı. Bir daha kalkamadı düştüğü yerden. Öfkesini alamayan kocası tarafından defalarca bıçaklandı. Gözü dönmüş zalim kocası, oracıkta, kanlar içinde bıraktı onu. Komşularının yardımıyla, ambulansla hastaneye kaldırdılar Güler’i.                                                   


Şimdi, doktor olup tedavi etmek istediği hastalar nerede yatıyorsa o da orada olacaktı. Üzerinde beyaz önlüğü yoktu ama beyaz sedye içinde getirmişlerdi Güler’i hastaneye. Okuldan alınıp da erkenden evlendirilmeseydi, şimdi o koşturacaktı hastaların peşinden. Yaraları sarıp sarmalayacak, akan kanı dindirecek… Acil’de serum takacaktı. Kim bilir, belki de ameliyata bile girecek, can kurtaracaktı.                                                                              

Lâkin değil doktor olup ameliyata girmek… Hasta olarak hastaneye bile giremedi, hastane kapısında can verip hayatını kaybetti Güler!..

Okumak demek yaşamak demek… Kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmek demek… Hayatımızın güzel geçmesi demektir. Okumak demek adam olmak, insan gibi yaşamak demek… Kimisi bu değere sahip çıkamazken, kimisi de Güler gibi sahip çıkmak için canını veriyor… Eğitimin değerini bilerek hayallerimizin peşinden koşmayı öğrenelim. 




EGESU ŞENGÖNÜL 
Akıncılar İlköğretim Ortaokulu 2. sınıf öğrencisi
Buca/İZMİR

İlgili Aramalar: Egesu Şengönül, Egesu Şengönül Suçu Neydi Güler’in, Suçu Neydi Güler’in, Egesu Şengönül yazıları, Egesu Şengönül Öyküleri

İlginizi Çekebilir

Aşk

Bakabilmektir gözlerine… Tutabilmektir ellerini ellerinde… Görebilmektir yüreğini yüreğinin derininde… Hissetmektir kokusunu… Anlayabilmektir duygularını… Utangançlığı yok …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir