18 Ocak Çarşamba 2017
Ana Sayfa / Yazarlarımız / Ali Kaya / Bir Anı, Bir Anıt ve Destan Olmuş Bir Savaşın Öyküsü

Bir Anı, Bir Anıt ve Destan Olmuş Bir Savaşın Öyküsü

96 Ağustos’unda bir kez daha yolum düştü Gelibolu Yarımadası’na… Çanakkale iskelesinde vapuru beklerken, karşı yamacın en yükseğine büyük puntolarla yazılmış şu dizeler karşılıyor bizi… 

“DUR YOLCU!..
BİLMEDEN GELİP BASTIĞIN BU TOPRAK,
BİR DEVRİN BATTIĞI YERDİR!
EĞİL DE KULAK VER, BU SESSİZ YIĞIN,
BİR VATAN KALBİNİN, ATTIĞI  YERDİR!..” 
Daha yolun başındayken bile, bu dörtlük sarsıp silkeliyor insanı! Duygulanmamak elde değil! 
Havası, suyu serin; denizleri gibi tarihi de çok derin bu yerlerde duygularımızı sözcüklerle anlatmamız  olası değil!..  Kitapların anlatamadığı, film karelerine giremeyecek kadar derinlemesine köklü bir tarih yatıyor buralarda!..
600 yıllık bir İmparatorluğu çökerterek yok etmeye gelenlerin; GELDİKLERİ GİBİ GİTTİKLERİ YERdeyim şimdi.
Yıllar önce de böyle bir vapurla geçmiştim Çanakkale Boğazından. Ada’da öğretmendim o yıllarda. Az değil, tam beş yıl o vapurla gidip gelmiştik Ada’ya. O yolculuklardan birinde; vapurda tanığı olduğum ilginç bir olaya tanık olmuştum. Yıllarca belleğimden silinmeyen ve etkisinden bir türlü kurtulamadığım o anı, bu son yolculuğumda şimdi yeniden yaşıyor gibi oldum sanki.
Kiminin elinde fotoğraf makinası, gelip geçen gemilerden boğaz manzaralı görüntüler kaydediyorlar. Kiminde, uzakları yakın eden bir dürbün… Hemen herkesin yüzünde bu deniz yolculuğundan büyük bir keyf aldıkları nasıl da belli oluyordu.
Gemide dolaşırken, yaşlı bir yolcu takıldı gözlerime. Omuzları altına kıstırdığı iki koltuk değneğiyle güçlükle durabiliyordu ayakta ve öyle sanıyorum ki yaşama da güçlükle tutunabiliyordu.
Kimsenin dikkatini bile çekmeyen bu yaşlı adamı, başka yolculara göre daha üzgün gördüm. Böyle uzaklara dalıp gitmesinin ardında mutlaka bilinmedik bir şeyler olmalıydı. Aklından geçenleri bilemem, ama çok duygusal anlar yaşadığı her halinden belliydi. Çevresinde olup biten hiçbir şey ilgilendirmiyordu onu.
Tek ayaküstünde duran leylekler vardır hani, bilirsiniz. Kendisine ceza verilmiş gibi kıvırır bacağının birini, saatlerce dururlar öyle, niyeyse!.. Dengeyi o tek ayaküstünde nasıl sağladıklarını hep düşünmüşümdür. Tıpkı tek ayak üzerinde duran o leyleğe benzettim bu ihtiyar yolcuyu.
Arkasını sağlam bir yere dayamış, özel yapılmış iki çatal koltuk değneğine sıkıca tutunuyordu. Bir süre, öylece dalgın baktı uzaklara. Sonra, yorulmuş olacak ki banklardan birine oturdu.
Elindeki koltuk değneklerini yan tarafına aldı. Herkesin bir çift ayakkabısı varken, onun ayağında tek bir ayakkabı vardı. Öbüründe dizden aşağısı sarkan pantolonunu kıvırarak diz üstüne bağlamış. Herkes iki ayağı üzerinde yürürken, o tek bacağıyla yarım kalmış hayatını sürdürmeğe çalışıyordu. Öylesine duygulu anlar yaşıyordu ki!.. Uzaklara bakarken, çukurda kalmış gözlerinden süzülerek akan o iki damla gözyaşını, pamuk sakallarından elinin tersiyle, kimseciklere göstermeden silerken; nedenini pek anlayamadığım tarifsiz duygular içindeydi!..
Yarım kalmış yaşamını, yarım bacağıyla sürdürmeğe çalışan bu yaşlı adam kimdi ve tek başına ne işi vardı  böylesi bir yolculukta?..
Selâm verip oturdum yanına. Kendimi tanıttım önce. Hâlini hatırını sordum. İyi olduğunu söylese de, o lâfın gelimi. Hem, İyi olmasa ne işi vardı buralarda öyle değil mi?.. Tanrısına şükretti bugünleri gördüğü için. Herkes gülüp oynarken kendisindeki bu duygusallığın nedenini, – bir sakıncası yoksa eğer- öğrenmek istedim kendisinden. Derin bir ah çekti yüreğinin ta derinliğinden gelen. Bir yüzüme baktı, bir yarım kalmış bacağına. Sonra, kaldırdı başını, boşluğa bakar gibi daldı gitti uzaklara. Boşta kalan eliyle de, o pamuk sakallarını birkaç kez, okşar gibi sıvazladı. Sonra, yüzüme baktı dönüp. Gözgöze gelince, tepeden tırnağa süzdü beni. En çok da ayaklarıma takıldı gözleri.  
“İnsanın iki ayağı üzerinde sapasağlam durabilmesi ne büyük nimet, ne bulunmaz bir devlettir” dedi. Başını çevirdi yine benden, uzaklara götürdü bakışlarını. Daldı gitti bir süre. Bir yarım kalmış bacağına baktı, bir uzaklara. Sonra da titrek bir sesle: 
“Bu bacağın yarısı oralarda kaldı!” dedi.
“Şu ağarmış sakallarım bile henüz yeni terlemişti o zamanlar. “Vatan tehlikede” dediler,  tarladaki çiftimi çubuğumu yüz üstü bırakıp koştum cepheye. Sağlam gittik, işte böyle yarım döndük köye, ama düşmana geçit vermedik, aman vermedik.
Şu boğaz var ya, bu Çanakkale Boğazı Anadolu’ya vurulmuş bir sağlam kilittir aslında. Bu kilidi iyi korumak gerekir evlat… Yoksa bu kapıyı boş bırakırsan bir giren bir daha çıkmaz ve Anadoluyu işgal eder girenler. O nedenle dişimizi tırnağımıza taktık. Binlerce değil, yüz binlerce insan öldü bu savaşta.”
Duygularını, kaygılarını anlıyordum Gazi dedemin. Dilimin döndüğünce ben de bir şeyler söyledim. Konuştuklarımıza renk katması için, bir şiirle bağladım sözlerimi.          
“Eski Dünya, yeni Dünya, bütün akvam-ı beşer
Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mi mahşer…
Yedi iklim cihanın duruyor karşında,
Ostralya’yla beraber bakıyorsun; Kanada!
Çehreler başka, insanlar, deriler rengârenk;
Sade bir hadise var ortada: Vahşetler denk!..” 
İşte öyle bir savaşın öyküsü bu şiir. Destanların “destanı” olmuş, savaşların bittiği yerde, sözün başladığı anlamlı, özlü sözler1.. Baya sardırdık Gazi Dedemle. Sanki yıllarca susmuş da karşısıına kendisini dinleyecek biri çıkınca, zembereği boşalmış saat gibi hep konuştu garibim. Ağzı da baya lâf yapıyordu hani… Eee ne de olsa yaşını başını almış, güngörmüş adam! Zaten o konuştu, ben dinledim yolculuğumuz boyunca. Bu deneyimli, saygıdeğer gaziyi dinlemiyecektim de kimi dinleyecektim ki zaten…               
“Çok insan öldü çook!.. Nice babayiğitler gitti. O gencecik öğrenciler okullarını yarıda bırakıp da gelmişlerdi. Her şey bugün gibi hâlâ gözlerimin önündedir. Mustafa Kemal rüyalarıma girer her gece. Gazi Paşamı görürüm düşümde koşar ellerinden öperim, biliyor musun?..
Bir şarapnel parçası alıp götürdü şu bacağımın yarısını. Zığındere denilen o yerde acımasız bir ateşin içinde bulduk kendimizi Mustafa Kemal Paşamızın savaşmayı değil de ölmeyi emrettiği yer var ya, işte oralarda bir yerlerde kalmış olmalı. Kopan etlerim kurda kuşa yem olmuştur da, kemiklerim nerededir şimdi kimbilir!..
Olan oldu, ölen öldü, aradan bunca sene geçti. Bu toprakların kurtulması için yüz binlerce vatan evladı kan döktü, can verdi. En ucuz biz atlattık yine de. Bir bacağımızla kurtulduk. Kaybımdan dolayı da yüksünmedim hiç bir zaman. O günden beri iyi kötü yaşayıp geldik işte.
“Aradan yıllar geçti. Savaş biteli de çok olmuştu zaten. O Birinci Cihan Harbinin arkasından, bir İkinci Cihan Harbi daha yaşadı insanlık. Onda da milyonlarca insan öldü biliyorsun, mil-yon-lar-ca!..”   
“İnsanın en çok gücüne giden ne oluyor, bilir misin evlat?.. Savaşları, bir bahane uydurup birileri başlatır. Uzun yıllar sürer ve bir gün sona erer elbet… Sonunda ölüm, zulüm, kan ve barut… Ama kazanan olmaz hiçbirinde. Savaşlarda tek kazanan silah tüccarlarıdır hep, bu da böyle biline!..
Savaşlardan sonra terhis olur, çeker gidersin köyüne… Bir süre duraksadı gazi dedem. Başını öne eğdi önce, sonra kaldırdı uzaklara bakarken “Biz de öyle yaptık…Peki, ya ondan sonra?..                                                             
‘Aç mısın, susuz musun, evin barkın var mı diye soran olmadı o günden beri! Evinde aşın, önünde işin var mı’ da demedi hiç kimse bunca sene. Koltuğumun altında şu iki deynek, bir de aha şu madalyadan başka neyim varki şu yalan dünyada… Köyde oturduğum ev babamdan kalma biliyor musun!?.. Ev de eve benzese… Başımızı sokacak kadar bir yıkıntı işte! ”
Yine daldı gitti uzaklara… Sonra, unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi, bana doğru birden çevirdi başını;  
“Haa, bir de ölmeyecek kadar da bir aylık bağladı devletimiz, o kadar… Bunlar bir şey değil de, yanımdan gelip geçenlerin acıyarak bakmaları yok mu, en çok bu gidiyor insanın gücüne!..
Oysa ben bu bacağımı onlar yaşasın diye kaybettim evlat. Kimseden bir beklentim falan yok, sakın yanlış anlaşılmasın. Azıcık ilgi, hal hatır sorma, saygı görme hakkımız olsa gerek diye düşünüyorum, öyle değil mi?.. 
Biz kaç kişi kaldık şu dünyada. Yarım bacakla hâlâ yaşıyor olmamızın bizden başka kimse farkında değil. Göğsümüzde onurla taşıdığımız şu şeref madalyasını bile – inan oğlumuz- boncuklu delinin süsü gibi görenler bile var. Bu, çok acı bir durum! Bak sen merak edip geldin, yanıma oturdun. Halimi hatırımı sordun, sağol. Allah bin kere razı olsun! Ben de içimi döktüm sana, ferahladım, rahatladım. Fena mı oldu?  Farkına varılmanın farkındayım şimdi bak. Sağ olasın evlat, sağ olasın!..” dedi gazi dedem. Onu tanımaktan, derdini dinlemekten, bu kısa deniz yolculuğunda söyleşide bulunmaktan ben de mutlu oldum!
Bir gazilik öyküsü yarım kaldı, sonuna kadar dinleyemedik gazi dedemizi. Zaman yetmedi, iskeleye çoktan varmıştı gemimiz. Bir kısacık bacağın, o uzun öyküsünü anlatmaya yetmedi eldeki zaman. “Bu yarım kalan bacağımın parçaları oralarda kaldı” sözü, her şeyi anlatmaya yeterdi aslında.         
Aradan yıllar, çok uzun yıllar geçti. Tekrar yolum düştü suların bu yakasından öte yakasına. Yolumuz bu kez daha kısa olacak. Çanakkale’den Kilitbahir’e… Çanakkale İskelesinde vapuru beklerken, karşı yamacın yükseğinde yer alan o dörtlüğü ezbere bilmeyen kalmamıştır sanıyorum. Hiçbir ders, böylesine bir insanın gözleri önünde tutulmamıştır kanısındayım.
Arabalı vapurumuz, Asya’dan aldığı yolcularını yarım saat, bilemedin 45 dakika sonra Avrupa yakasına taşıdı. Biraz önce Asyadaydık, şimdi bak Avrupadayız. Biz, kıtaları deniz aşırı, birbirinden uzakta falan billirdik. Bu yakadan seslensen, sanki o yakadan duyulacak gibi geldi bize. Gerçi ayrı kıtalarda olduğumuz pek belli olmuyor nedense. İnsanlar hep aynı insan, dili aynı, dini aynı. Şehirler, köyler hep aynı görünümde.
Denizin aylarca kana bulandığı, onca zırhlının suya gömüldüğü, havanın ve toprağın -hâlâ- barut koktuğu şehitler beldesidir burası!.. Şairin; “kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” dediği ve “bir hilâl uğruna, nice güneşlerin battığı”, Anadolu’nun kilit noktası, Kilitbahir önlerindeyim…
Üç denizin sularının harman olduğu bu yerde, denizi yararak geçti gemimiz. Osmanlı da buradan geçmişti Avrupa yakasına. Truvalılar’ın, bugün de filmlere konu olmuş, o büyük kavgaları buralarda yaşanmıştı!.. Eski bir film canlandı sanki gözlerimin önünde… Geçmişten günümüze uzanan bir tarihi, yeniden yaşıyor gibiyim.
Anadolu’da gözü olanların suratına, her an inebilecek bir şamar gibi batıya uzanan Gelibolu Yarımadası’ndayız şimdi. Sanki uzaklardan top sesleri geliyor kulaklarımıza. Denize döşenmiş mayınlar, dibi boylayan şavaş gemileri, denizaltılar, savaş çığlıkları! Hepsi, hepsi bu büyük savaşın tüyler ürperten görüntüleri, bu yaşlı gazi gibi benim de gözlerimde canlandı bir anda!
Yaklaşık bir milyon insanın, kanla barutla çarpıştığı ve karşılıklı dört yüz bin kişinin telef olup gittiği bu yerde dolaşırken; boğazım düğümleniyor, nefesim daralıyor.  Bir düğme daha çözüyorum gömlekten.
Destan olmuş bir tarih yatıyor buralarda. Ayak bastığımız her karış toprak, atalarımızın kanlarıyla sulanmış; altında nice canlar yatmakta!.. Tarihi yazanlar, tarih olmuşlar şimdi. Yarımada’da gördüğünüz her tümsek, hangi adsız kahramanların topluca gömüldüğü mezarlarıdır, bilinmez!..
Tarih kitaplarının sayfalarına, ya da tarihi filmlere hiç benzemiyor burada gördüklerim. Tarihle iç içe değil sadece; tarihi bilerek, duyarak, dokunarak ve ayak basarak yaşıyorsunuz buralarda!.. Yaşamak ve yaşatmak için ölmenin ne anlama geldiğini bir kez daha anlıyorsunuz ve boğazınızdaki düğümün daha da büyüdüğünü fark ediyorsunuz!..
Şu müzedeki şakağında kurşun takılı kalmış 90 yıllık kafatası hangimizin atası, dedesi, ya da bir yakını kimbilir!.. Asırlık bir mücevher gibi bu müzedeki yerini korurken; biz izleyenlerin nasıl bir duygu içinde olabileceğini, umarım tahmin ediyorsunuzdur!..
Hemen her aileden bir şehit yatıyor buralarda. Yerin altında yatanlar sessizliğe gömülmüşler!  Üstündekiler, onların “niçin” öldüklerinin  bilincindeler mi acaba !…
“Kafa, kol, gövde, bacak…”  Kanın toprağa ve denize, barutun havaya karıştığı; dehşetin vahşetle birleştiği böylesine bir savaşta, “ÇANAKKALE GEÇİLMEZ!.. ” sözünü tarihe yazdıranların yattığı yerdeyim şimdi… Bilmeden gelip bastığım bu toprakların altında, bu vatan için toprağa düşmüş nice canlar yatmakta! Alevi’si, Sünni’si, Türk’ü, Kürt’ü, Çerkez’i, Laz’ı, Gürcü’süyle destan olmuş bir savaşın öyküsü bu…
Bu yerleri gezerken, bir yer var ki insanı sarsıp silkeleyen, başka diyarlara alıp götüren… Beni en çok etkileyen 57. Alayın tamamının şehit olduğu o yerdeyim şimdi.
Üstü başı yırtılmış askerlerimizin görüntülerinden sonra giriyorsunuz bir kapıdan. Tam karşınızda, pirinç kabartmalarla bir yazı karşılıyor sizi. “ Burada, dünyanın en kahraman alayı yatmaktadır.” diyor bu yazıda. Önce, boğazımda yumruk kadar bir düğüm oluştu. Yutkundum… Nefes alırken bile zorlanıyordu boğazım. Sonra, sıkıntısı beynimi zorladı,  gözlerimden akan yaşlarla içimdeki zehri boşaltıp rahatladım!..
Mustafa Kemal’in; “ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum!” sözleri, sanki bir kez daha yankılandı karşı tepelerden, kulaklarımıza.. “Mermimiz tükendi komutanım!” diyen Mehmetçiğe; “Merminiz yoksa, süngünüzde mi yok!..” sözlerini hâlâ duyar gibi oluyorum.                              
Bir sevgi, bir sevda uğruna ölen 190 bin şehidimizin adına dikilmiş; geçmişten geleceğe uzanan ANIT’a dokunabiliyorum şimdi ellerimle! Biraz buruk, yüreğim acı duyarak; ama onurla  ve gururla!..
Bir İngiliz devlet adamının sözleri takılı kalmış kulaklarımda, onu anımsadım: “Biz” diyordu şımarık İngiliz… “…Gerçi, Çanakkale Savaşlarında yenildik ama Türkler’in de geleceğini kararttık. Ellerinde ülkelerine yarınlarda yön verebilecek ne kadar genç varsa, hepsini de bu savaşta kaybettiler. Artık onların geleceği karanlıktır!..”
Bizi kendi topraklarımızda boğmaya gelenlere biz kucak açıp, onları bağrımıza basarken; kendilerini dünyanın en soylu ırkı gören hümanist(!) İngiliz’in, i n s a n l ı k anlayışı işte bu maalesef!..
Vatan toprakları tehlikedeyken; çiftini çubuğunu tarlada yüzüstü bırakarak, cepheye koşan sadece  Anadolu’daki “Memet” değildi elbette.. İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin hemen tamamı, Avrupalarda okuyan binlerce öğrenci, öğrenimlerini yarıda bırakarak Mustafa Kemal’e omuz verdiler Çanakkale Cephesinde!.. Bir daha okullarına geri dönemedi o öğrenciler, biliyor musunuz!..O yıl İstanbul Tıp Fakültesi ilk kez mezun veremedi!..Gidenlerin hiç birisi geri dönememişti çünkü!..
Yetmedi, savaşlar can almaya doymadı. Çıkartılan bir fermanla; 14 yaşına kadar inildi..Lise çağındaki çocukları toplayıp gittiler okullarından… Daha sakalı-bıyığı bile terlememiş o çocuklar; silahı ve savaşı tanıyamadan, cephede buluverdiler kendilerini ve hepsi de vatanları için seve seve öldüler!.. Ne acı  olaylar, ne büyük kayıplar bunlar, öyle değil mi?.. Bugün; üzerinde tepe tepe gezindiğimiz bu topraklar, bu ülke; işte böyle kurtuldu!. Televole izleme hastalığından bir türlü kendini kurtaramayan; ey benim güzel yurdumun güzel insanları!… Ne zaman aklını başına toplayıp da uyur uykundan uyanacaksın, söyler misin?…                                    

Biz dönelim yine o koca anıtın önüne. Denizle karanın buluştuğu o yerde; sınırlarımızı korurcasına dimdik ayakta duran ANIT’ı hayranlıkla izlerken;                                                              

O da ne!?..
  Bir genç, asırlık bir çınarı sırtında taşıyor. Alışılmışın dışında görülmemiş, duyulmamış, bilinmemiş bir görüntü bu karşımda duran! Her şeyi bırakıp koştum o yöne… Önce görüntüledim, sonra konuştuk oturup… Kimdi bu kadın? Bu yaşta sırtta taşınarak, ne işi vardı buralarda?..
Yüzünde derin, çok derin çizgiler oluşmuş asırlık bu Fatma Nine, buralarda bir yerlerde yatan bir şehidin karısıydı… Feri sönmüş gözleri seçemiyordu artık, ne uzağı ne de yakını… Tarih olmuş yüzünde, bir ressamın fırçasından izler taşıyor gibiydi!..
Hani o, şairin şiirlerinde portresini çizdiği insanlarımızdan birisiydi Fatma Nine.  Dünyaları, doğdukları köylerden öte bir yer olmayan; doğdukları yerlerde yaşayıp ölenler gibi… Başka köy, başka kent bilmeyen “anamız, avradımız, yârimiz” dediği kadınlarımızdan birisiydi o da! Ve mutlak, onun da sofrasındaki yeri, öküzünden sonra gelmiş olmalıydı!..
İpsala’nın bir köyünden getirmişlerdi onu…
 “-A be oğul, benim bir ayağım çukurda. Bugün var, yarın yoğum! Gözlerim açık gitmesin öte dünyaya!.. Dedenizin yattığı o yerleri dünya gözüyle ha bi  göreyim..” deyince; atmışlar arabaya  getirmişler bunca yaşta, onca yol gelmişler, bu şehit karısının belki de bu son arzusunu yerine getirebilmek için!…
Araba aşağılarda bir yerlerde kalmış. Torun yüklemiş sırtına ninesini, çıkarmış bu koca “ANIT”ın önüne…
Kocasının siper kazdığı, düşmana  kurşun yağdırdığı, süngü salladığı, ve sonunda kahramanca can verdiği bu yerlerde; ondan bir iz, bir damla kan arayacak birazdan buralarda!.. Öylesine heyecanlıydı ki…  O, kaybını çoktan unutup, acılarını yüreğine gömmüştü!.. Genç yaşta kendisini bırakıp cepheye koşan kocası, gidip de geri dönmeyince ve  her aklına düştüğünde ne acılar çekti bir çok Anadolu kadını gibi o da, bilinmez!…Ve, kaç kez “vatan sağ olsun” dedi, kim bilir …
Torun, taşa kazınmış duvardaki şehitler listesinden dedesinin adını bulmanın sevinciyle geri gelirken; tıpkı Arşimet gibi bağırıyordu: “Buldum nine bulduuum!…”
Gözleri çakmak çakmaktı ikisinin de!.. O, feri sönmüş gözleri irileşiverdi birden ve bir başka türlü bakıyordu çevresinde olup bitenlere! Sanki mermere kazınmış “sade” bir isim değil de; ölen kocasıydı bugün burada buldukları! Varsın olsun…  Ölmeden, dünya gözüyle ondan bir ize rastlamışlardı ya, yıllarca adını sayıklayıp durdukları bu yerde!.. Bu bile sevinmelerine yeterdi  aslında!.. 
Öylesine mutluydular ki!.. Onur ve gururlarıydı bugün, o doksan üç yıl önceki acı kayıpları!…
Bir süre birlikte paylaştık bu tabloyu… Sönmüş gözlerindeki sevinci izlerken, biz de mutlu olduk!..

ALİ KAYA

İlgili Aramalar: Ali Kaya, Ali Kaya Bir Anı Bir Anıt ve Destan Olmuş Bir Savaşın Öyküsü, Ali Kaya Berkin Elvan Uyanamadı, Ali Kaya yazar, Ali Kaya yazıları, Ali Kaya Edebiyat Öğretmeni

İlginizi Çekebilir

Bir Mozaiktir Anadolu

24 Etnik kökenli insandan bir tek ulus yaratabil­mek, tüm renkleri bir potada eriterek, Türkiye topra­ğında …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir