17 Ekim Salı 2017
Ana Sayfa / Yazarlarımız / Erhan Tığlı / Dilimizin Nobranları

Dilimizin Nobranları

Erhan Tığlı

Bir süre önce bir televizyon reklâmında, hanım kız sevgilisi delikanlıya “nobran” diyor ve ortam dağılıyordu. Çünkü genç adam “nobran”ın ne demek olduğunu bilmiyordu. Sarılıyor cep telefonuna, orayı burayı arıyor, sonunda nobranın ne olduğunu öğreniyor. Kıza, “Nobran, bir insanın yapması gerektiği şeyi yapması gerektiği anda değil de, yapmaması gerektiği anlarda yaptığı bir şeydir” diyerek “cahillik” ten kurtuluyor. Bu sözcük aynı zamanda ağzına geldiği gibi konuşmayı, ölçü-denge kollamamayı ifade ediyor. Kaba davranmak, abuk sabuk konuşmak da nobranlık sayılıyor.
Dil nobranlarımız pek çoktur. Bu dil nobranları, daha doğrusu dilimizi nobranca kullananlar yüzünden en anlaşması gereken çocuklarla anneler, nineler bile anlaşamamaktadırlar. Günümüz çocukları “Hoşça kal, güle güle” gibi güzel sözcüklerimizi beğenmiyorlar, bay baylaşıyorlar artık! Yaşasın diye değil de “oley” diye seviniyorlar. “Tamam” yerine okey diyorlar. TV dizileri bu nobranlaşmaya önayak oluyorlar. Dizilerdeki çocukların bay bay, oley dediğini duyan, gören çocuklar da bir süre sonra öyle demeye başlıyorlar. Kendilerini uyaran, yanlışlarını düzelten olmuyor…
Anneyle çocuk arasındaki iletişimsizliğe birkaç örnek vereyim.
Annem bir arkadaşının yeni evini görmeye gitmişti. Dönüşte, “Evin salon salamancası var” dedi. Anlayamadım önce. Araştırınca “salamanca”nın salomanje yani yemek salonu olduğunu öğrendim. Torunumuz okuldan üzgün döndü. Nedenini sorunca, “Öğretmen yazılıda kazık sordu. Bilemedim” dedi. Annem şaşırdı, “Kazığın nesini sordu?” diye dudak büktü. Bir başka gün torun “Testim nerde?” diye bağırdı. Annem bunu testi sandı, “Merak etme. Çarşıdan sana yeni bir testi alıveririm” diye konuştu…
Tarım dersinde “Münavebe ile ekim” sözü geçiyordu. Öğretmen denemek için bir öğrenciye, “münavebe ne demek biliyor musun?” diye sordu. Öğrenci şöyle bir düşünüp, “Adı hiç yabancı gelmedi hocam. Görsem tanırım” dedi…
Nobranca söylenen sözlerden bir kısmı kalıplaşmış sözlerdir, “münavebe” örneğinde olduğu gibi. İki kişi tanıştırıldığı zaman, “müşerref oldum” demek de böyledir. Bakın ne olmuş: Yeni zenginin karısı kibar bir hanımla tanıştırılmış. “Meryem Hanım” denilince kadın hemen, “müşerref oldum efendim” demiş. Bizimki sosyetede adların değişmesi moda herhalde diye düşünüp, “Ben de köyde Fatmaydım, burada Fatoş oldum” deyivermiş!
Yeni zengin bir ziyafete gitmiş. Yemiş içmişler. Bizimki yemekten sonra su istemiş. “Şimdi olmaz. Keylos gelsin de ondan sonra” demişler. Bizimki bir beklemiş, iki beklemiş, sonunda dayanamayıp gene su istemiş. “Keylosun gelmesine az kaldı. Biraz daha sabredin” demişler ve adamcağıza bir türlü su vermemişler. Bir süre sonra bir uşak elinde su ve şerbet bardakları olduğu halde içeri girmiş. Uşağın adının Keylos olduğunu sanan adamcağız, “Nerelerdeydi be Keylos! Bizi amma da beklettin ha!” diye bağırmış. Oysa Keylos yemekten sonra su içmeden beklenen zamana deniliyormuş!
“İstim sonradan gelsin” fıkrasını çoğunuz biliyorsunuzdur. Ben bilmeyenler için anlatıvereyim. Kral vapurla bir yere gidecekmiş ama gemi makinelerin istim zamanı gelmediği için bir türlü kalkmak bilmiyormuş. Bunun nedenini sorunca, “Efendim. İstim gelmedi. Gelsin hemen kalkarız” demişler. “İstim” in ne olduğunu bilmeyen Kral kızmış, “Koskoca kral bekletilir mi be! İstim sonradan gelsin!” diye bağırmış.
Eski devirlerden birinde valiye üst makamlardan, “iliniz dahilindeki mevaşi adedinin bildirilmesi” diye bir yazı gelmiş. “Mevaşi”nin ne olduğunu bilmeyen vali kendi kendine, “Herhalde yanlış yazmış olacaklar. Maaşlıları soruyorlar galiba” diye düşünmüş. En başa kendini yazdırarak bütün memurların adlarını alta eklettirmiş. Oysa “mevaşi, “büyükbaş hayvan” demekmiş!
Hukukta o kadar kalıplaşmış eski söz vardır ki, müvekkil, müşteki, sabıka, darbetmek gibi. Yargıç, sanığa, “Bu adam senden müşteki. Kendisini darbetmişsin” demiş. Sanık, “Harbetmedik efendim. Sadece biraz itişip kakıştık” demiş. “Ama adam senden müşteki” deyince de, “Müşterim falan değildir. Kendisini sadece uzaktan tanırım” diye cevap vermiş.
Yargıç sanığa “sabıkan var mı?” diye soruyor. İşte sanığın cevabı: “Benim Allahtan başka kimsem yoktur!”
Doktorların da kendilerine özgü kalıplaşmış sözleri vardır. Nezle olursun. Doktor, sağlık karnene “gripal enfeksiyon” yazar! Hasta ölür, “eks oldu derler. Hatırlı bir kişiyse gazetelere “elim bir irtihal”, “vefat etti”, “ebediyete intikal etti” diye ilanlar verilir…
Köylünün biri doktora muayene olmuş. Doktor ilaç yazmış. “Bunlar süpozituardır. Makattan kullanacaksın” demiş. Köylü anlamamış ama sormaya çekinmiş. Köyde kime sorduysa bilememiş. Muhtara sormuş. O da bilememiş, doktora telefon edivermiş. “Anüsten alınacakmış” demiş. Köylü gene anlamamış. Bu sefer doktora kendi telefon etmiş. Doktor öfkeyle, “Kıçına sok, kıçına!” diye bağırmış. Köylü ilacın nereden alınacağını anlamadığı gibi, “Tüh be! Doktor beyi kızdırdım. Ne anlayışsız adamım. Yazıklar olsun bana” demiş.
Köylü kendine yazıklar olsun demiş ama kime yazıklar olsun acaba?
İşte yazıklar olsun dedirtecek dil nobranlıkları:
İnkılap yerine inkilap denilir ve yazılır, köpekleşme olur! Mütevazı yerine mütevazi demek alçakgönüllü değil paralel demektir! Sükutu hayal yerine sükutu hayal demek hayal kırıklığı değil hayal sessizliğidir. Rakip yerine a harfini uzatarak râkip dersek hasım değil binen deriz. (Binek hayvanı demek olan merkep buradan geliyor.)
Peş ön demek ama biz arka anlamında kullanıyoruz! Keleş güzel demek ama biz kellikle ilgili bir şey sanıyoruz. Kırıcı dökücü anlamındaki yavuz sözcüğünü iyi huylu demek sanıyoruz. Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’sinde geçen bedhah( kötülük isteyen) sözcüğünü bedbaht( kötü talihli) diye söyleyen çok kişiyi gördüm. Ayrıca aynı anlama gelen ilgi ve alaka, nüans farkı, örneğin mesela, geri iade etmek, birlik ve beraberlik sözcüklerini de hiç düşünmeden söyleyip geçiveriyoruz.
imi yabancı sözcükleri modaya göre değiştiriyoruz: İstasyon steyşın oluyor, kulüp klap, final faynıl… Batıdan yeni sözcükler alıyoruz, tepe tepe kullanıyoruz: Stres, orijinal, marjinal, karizma, nostalji, sinerji, reyting, zaping, agresif, hiperaktif, hiper tansiyon, plaza, sentır…Marketi almak yetmiyor, süper market, mega market takılıyor arkasına…
Sporumuzda yabancı sözcükler cirit atıyor. Kulüplerimiz maç yapmaya başlamıyorlar artık, start alıyorlar! Oyuncularımız pres yapıyorlar, spekülatif transferler yapıyorlar. Mantalite yok bizde, kondüsyonumuz düşük! Defansla ofans anlaşamıyor. Skoru bir türlü değiştiremiyoruz Spekülasyonlara rağmen rövanşı alamıyoruz. Okan mental olarak hazır değil, Tümer sendrom yaşıyor. Performansımız kötü…
Dilimizi nobranlaştıranlardan biri de bilgisayar. Gelin bir fıkra anlatayım da anlayın ne demek istediğimi. Çocuk, babasına nasıl meydana geldiğini soruyor ve şu yanıtı alıyor:
“Annenle Cyber Cafe’de karşılaştık. Birbirimizden elektriklendik, gözlerimizle mailleşmeye başladık. Derken çetleştik, netleştik. Ben Memory stick ile USB’den bir bağlantı kurdum. O da birkaç “Dowload” indirdi. Ben de “Upload”la karşılık verdim. Ama heyecandan “Firewall” kullanmayı unuttuk. İş işten geçtiği için ne “Delete”, ne de “Cancel” edebildik. Sonuç olarak dokuz ay sonra ortaya felaket bir “Virüs” çıktı. Olay bu kadar basit işte!”
Ya işte böyle, olay basit. Bu basitlikten ne zaman kurtulacağız bakalım.
Bu dil yozlaşması, bu nobranlaşma sürdükçe işimiz zor, hem de çok zor!



İlginizi Çekebilir

Büyük Adam Olmanın Sırrı

Bizim köyde üniversiteye gidip yüksek tahsil yapan ilk kişiydim ben. Okulumu bitirip köyüme geri dönerken …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

bursa escort-beylikdüzü escort-bursa escort-istanbul escort-istanbul escort