24 Temmuz Pazartesi 2017
Ana Sayfa / Hülya Karakuş / Anıları Yeniden Yaşamak

Anıları Yeniden Yaşamak

Hülya Karakuş

EY SEVGİLİ!..
Aylardan ekim , günlerden bir pazar öğleden sonrası…
Denizden esip gelen serin rüzgâr, yüzleri yalayarak dağların doruklarina yol alırken evin balkonuna oturmuş, sana bu satırları yazıyorum ey sevgili…
Önce, kahveyle birlikte gelen sudan bir kaç yudum alıyorum.  Sonra  fincana uzanıyor elim.  Arka arkaya hörpüldetiyorum kahvemden.
İçimdeki yangın öylesine büyük ki… Ne kahve bastırabilir, ne de yanında gelen bir bardak su söndürebilir içimdeki ateşi. Gönül yaralarımı sarıp  sarmalamaya yetmez  hiçbir merhem. 
Ey sevgili!.. Sen var ya sen, her şeyimdin benim… Gidişinle tüm dünyamı yıktın. Şimdi  ben o yıkıntıların arasında nefes almakta zorlanıyorum.
Yine böylesi  bir ekim ayıydı seni ilk gördüğüm gün. Üniversite bahçesinde gelmiştik seninle ilk kez göz göze… Nasıl bir şeyse gözlerden gönlüme akan o ilk bakış, sanki yüreğimi delip geçmişti!.. O gün tutsaklığın da ötesinde esirin olmuştum ey sevgili.
Arkadaşlarına birşeyler anlatıyordun ayaküstü. Öyle gülünç şeyler anlatmış olmalısın ki    daha sen konuşmayı noktalamadan karşındakiler kahkahalarla gülüyorlardı. Neler anlattığını, neler söylediğini duymasam, anlamasam da neden bu kadar güldüklerini öylesine merak etmiştim ki o gün… Kulaklarıma gelen bu ses hiç de yabancısı olmadığım,  tanıdık, bildik  bir sesin rengiydi sanki…
O an anladım ki yürek yarim sendin!..Gönlüme bir ateş düşmüştü.. “İlk aşk ateşi, ilk yürek yangını bu olsa gerek” demiştim kendi kendime… Hiç bilmediğim, daha önce hiç tatmadığım, gönlümün yabancısı bu duygu, sanırım bir yürek yangınıydı. Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi öylesine hızlı atıyordu ki… Yürek sesimi kendim duyabiliyordum ancak…
O gözlerin, denizleri kıskandırırcasına mavinin en güzel tonuydu. Saçların, başakların güneşle kavrulduğu o en güzel mevsimin rengindeydi…
Sonra, o günler nasıl geldi geçiverdi; ne çabuk bitti bilmiyorum. Çünkü bütün bir gün ve arkasından gelen gece boyunca hep seni düşünmekten kendimi alıkoyamamıştım. Uykusuz bir gecenin karanlığında sabahı beklemek zor da olsa, gecemi hayalinle süslemek, kurulabilecek hayallerin, düşlerin en guzeliydi bence!..
Kim olduğunu bile henüz tanımadığım, adını dahi bilmediğim birini, böylesine derinlemesine düşünmek öyle sarsıp silkelemişti ki benliğimi…Sanki her an yeniden karşıma çıkacakmışsın gibi bir hisle, bütün gece sabaha kadar gözlerim pencereye takılı kalmıştı.
Ertesi gün de, diğer günlerde de seni üniversite bahçesinde, kantinde ve  kütüphanede görmüştüm kaç kez… Her defasında yüreğimin nasıl çarptığını, gözlerimin her yerde seni aradığını tarifi yok, anlatamam sana ey sevgili!..  İçimdeki yangın daha da alevlenirken, sanki beni sana doğru çeken bilinmedik bir şeyler vardı içimde.
En yakın dostum, çocukluk arkadaşım Murat, bendeki bu değişimi anlamıştı. Üsteleyince daha fazla saklayamadım.  Anlatmıştım Murat’a içimden geçen duyguları. Oysa sen, henüz varlığımdan bile habersizdin. Ben hep sana yakın olabilmek için, bilsen ne çabalar harcıyordum.  Arkadaşımla birlikte, öğle arası gittiğiniz o kafenin daimi müşterisi olmuştuk… Murat bana cesaret vermeye çalışsa da yüreğim öylesine bir ceylan ürkekliğindeydi ki… Bir türlü açamıyordum içimden geçen duyguları, açılamıyordum sana….  

Birgün, Murat’ın araya girmesiyle o kafede buluşup tanışmıştık seninle. Elimi sıktığın o an, beynimde şimşekler çakmış, bedenim tarifi mümkün olmayan anlamsız bir şekilde titremişti. O an, sana yakın olmak, ateşe yakın olmak gibi bir şeydi sanki… Sırtımdan nasıl terler  boşaldığını bilmem nasıl anlatsam sana ey sevgili!.. 
Gönlüme düşen ilk cemrelere benzeyen bu tutku aşktı, sevgiydi… Yüreğimin sevdayla tanışıp tokalaştığı o sonbahar serinliğinde, kalbimi bir sıcaklık sarmıştı adını koyamadığım.  Hiçbir dilde karşılığı olmayan bir sözcüktü aşk.  Vurgun yemek gibi bir şeydi sanki başımda esen bu kavak yeli…
Aşk bu muydu ve ben şimdi ilk kez birine âşık mı oluyordum?..
Günler bir birini kovalarken, zamanın nasıl geçtiğinin ayrımında bile değildim. Aramızdaki arkadaslık bağı, yerini sevdaya bırakmıştı. Ben seni ilk gördügüm günde âşık olmuştum ey yâr!..   
Zamanla yüreğimizde kabaran  duygular, o sevda filizleri bizimle birlikte büyüyerek, sarmaşıklar gibi tüm gönül bahçemizi sarmıştı. Mutluluktan kıpır kıpırdı yüreğim. Daha düne kadar yaşama dair karamsarlık içindeyken;  hayattan doyumsuz bir tat, yaşamaktan adını koyamadığım şekilde öylesine zevk almaya başlamıştım ki!..
Elbette bunda senin payın azımsanmayacak kadar büyüktü. Aşkımız öyle bir ışık saçmıştı ki yüreğime, herşey o kadar güzeldi ki!.. Öylesine anlam kazanmıştı ki içimdeki yaşama isteği! Hayata dört elle sarılmak geliyordu içimden.  Sen benim yaşama nedenimdin artık…Vaz geçemediğim, görmedem edemediğim, sesini her an duymak istediğim. Varlığın, benliğimde kaybolmuş gönül ikizimdin  artık ey sevgili.    
Daha üniversitenin son sınıfındayken – daha dün gibi anımsıyorum- sana evlenme teklif etmeyi düşünmüştüm. Öylesine bir heyecan kaplamıştı ki yüreğimi. Vucudum sıtmaya yakalanmış gibi tir tir titriyordu.  
Her gün buluştuğumuz o kafeyi, daha sen gelmeden  kırmızı güllerle donatıp süslemiştik Muratla birlikte. O çok sevdiğin limonlu tütsü kokusu her yere sinmişti. Bunu yıllarca sen de ben de anımsadığımızda mutluluktan nasıl keyflenirdik!..
Kafenin kapısından girince nasıl da şaşırmıştın o gün. En sevdiğin müzik, salonu dolduran limon kokusu, kırmızı güllerle donatılmış bir salon ve masada kocaman bir pasta… O gün senin doğum günündü. Bazı ortak dostlarımız, kısa özlü konuşmalarıyla seni kutlarken hediyelerini de vermişlerdi, biliyorsun…
Sonra Tahsin abi gelip siparişleri almıştı. Dönüşte, elindeki tepside bir zarf vardı. Onu sana uzattı ve kulağına usulca bir şeyler fısıldamıştı. İçinde ne olduğunu bilmediğin zarfı ellerin titreyerek açıp okuduğunda, yüzün renkten renge girmişti. Birkaç dakika öylece kala kaldın. Belli ki beklenmedik bir haber  ya da bir teklifti zarfta yazılanlar. Sonra boynuma sarıldın ve defalarca bağıra bağıra “evet, evet, evet!..” dedin… O çığlın daha dün gibi kulaklarımda ey yâr…
Sonra evlenerek hayatlarımızı birleştirdik. Dünyanın en güzel kızıyla evlenmiştim. Öyle mutluyduk ki!.. Sanki ayaklarımız yere basmıyor, havalarda uçuyorduk… Seninle tüm dünyam bir güneş gibi aydınlanmıştı…Tam 42 yıl aynı yastığa baş koyduk ikimiz. Bir gün olsun en küçük kırıcı bir söz geçmedi aramızda. Sen bana inanıp güvenmiştin, ben de sana… Her işin bir ucundan ben tutmuşsam, diğer ucundan da sen tutmuştun. Hayatın yükünü birlikte omuzlamıştık ey sevgili!..
Mutlu bir ömür sürmüştük birlikte… Aşkımız, güzelliğini ve tazeliğini ilk gündeki gibi korudu hep. İçimizdeki sevgi filizleri büyüdü, gelişti, bir kocaman ormana dönüştü aşkımız!.. Çocuklarımız oldu. Kızımız aynı annesi gibi gözleri mavi, kaşlar keman, saçları saman sarısı. Sülün misali boylu poslu, upuzun. İnce bir dal gibiydi kızımız!..   
Oğlumuz bana benziyordu biraz, biraz da annesinden almıştı ten rengini,  gözleri maviyle karışık biraz çakırca… Büyüyünce dalyan gibi bir oğlan olacağı daha o günden belliydi oğlumuzun. 
Taa ki kâbus dolu o geceyi yaşayana kadar…  O gün  hastalanmıştın, nefesin kesilmişti sanki… Gecenin kör karanlığı, aynı zamanda hayatımızı da karartmıştı. Yapılan onca tahlillerden anlaşıldı ki adı bile ürperti veren o illete yakalanmıştın. Hem de en kötüsüyle… Günden güne solan çiçeklere benziyordun. Ne çaresi vardı bu illetin, ne de elden gelen bir şey…. Gözlerimin önünde eriyip gitmene nasıl dayandı bu yürek ey yâr, ey sevgili!..
Sen o dayanılmaz acıyla kıvranırken,  benim yüreğim parçalanıyor, hançerler saplanıyordu ciğerime… Öyle çok kanıyordu ki içim!.. Gözlerimi gözlerinden kaçırarak, akan yaşlarımı  saklamaya çalışıyordum. Tenhalarda gizli gizli ağlayarak,  içimdeki ağuyu boşaltıyordum…
Gene bir ekim ayıydı. Hastalığın depreşmişti yine. El ele tutuşup yine hastane yollarındaydık bir kez daha… Hastanede günlerce  yattın, ben hep yanındaydım ve bir an bile ayrılmamıştım yanından.  Sana hep sevdiğin şiirleri okumuştum. Sen uykuya daldığında, pencereden dışarıya bakıyordum gözlerim ıslak. Elimin tersiyle silmeye çalışıyordum gözyaşlarımı.   
Esen rüzgâr, yaprakları önüne katmış, bahçede ordan oraya savuruyordu ve bu bir yaprak döküm ayıydı. Dünün tüm değerleri, o güzellikler, onurlarını yitirircesine bulundukları yerleri terk ederek, ayaklar altında ezilmeye mahkûmdular ne yazık ki!.. Oysaki daha dün,  cemrelerin sırayla düştüğü o ilk bahar aylarında; tıpkı aşkımız gibi filizlenmişti o yapraklar  dallarında. Ne çabuk bitti bu sevda, o tutku da dallarını terkedip yerlerde sürükleniyor şimdi.
O gece elin avuçlarımın içinde uykuya dalmıştın. Kısık bir sesle gene beni çok sevdiğini söylemeye çalışıyordun ey sevgili!..
Gece saat “0 2”ydi sanırım. Birden bire irkilerek uyanmıştım… Elin avuçlarımdan kayıp gitmişti… Elini tuttum, buz gibiydi ellerin. Yüzüne dokundum, ayni soğukluk…O an avazım çıktığı  kadar, gırtlağım yırtılırcasına bağırmıştım adını haykırarak! Adın, hastanenin duvarlarında yankılanmıştı gecenin karanlığında… Şairin dediği gibi  “Ne hasta bekler sabahı. Ne taze ölüyü mezar… Ne de şeytan bir günahı… Benim seni bekledigim kadar…


İlgili Aramalar: Hülya Karakuş, Hülya Karakuş Anıları Yeniden Yaşamak,Hülya Karakuş Ey Sevgili, Hülya Karakuş yazıları, Hülya Karakuş yazarlarımız, Hülya Karakuş edebiyat yuvası

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir