29 Mayıs Pazartesi 2017
Ana Sayfa / Yazarlarımız / Tunay Devrim / Anadolu Aynasında Bitmeyecek Acıdan Bir Kesit: KAĞNI

Anadolu Aynasında Bitmeyecek Acıdan Bir Kesit: KAĞNI

42 yıllık bir ömre sığdırılmış 65 öykü, 60 yıl sonra bile hâlâ Türk öykücülüğünde önemini ve öncülüğünü sürdürmekte. Çünkü Türkiye’de köylülerin, kasabalıların, ömür tüketen memurların, ezilmişlerin ve güçsüzlerin Anadolu’daki sorunları bitmedi ve biteceğe de benzemiyor. Sabahattin Ali’nin bu 65 öyküsünün bugün bile zevkle okunmasının, sıcaklığını hâlâ korumasının sırrı bu olsa gerek.
Öykücülüğümüzde gerçekçiliğin temsilcisi olan ve sanatı ‘gaye’ olarak, ‘gaye’yi de ‘hayat’ olarak gören Sabahattin Ali’nin, köylülerin sorunlarına değindiği, yaşadıkları haksızlıkları gözler önüne serdiği en önemli öykülerinin başında aynı adla kitap halinde yayımlanacak olan Kağnı adlı öyküsü gelir.
Hikâye, Anadolu’nun herhangi bir köyünde, yaşanmış bir cinayet üzerine yoğunlaşmaktadır. Öykünün ilk birkaç paragrafında, Savrukların Hüseyin’in, Arkbaşı’nda tarla meselesi yüzünden Sarı Mehmet’i vurmasını ve sonrasında köy kahvesinde, Sarı Mehmet’in anası ile Mevlüt Ağa’nın, aralarındaki toplantıda anlaşmalarını okuruz. Ardından öykü, Savrukların Hüseyin ile tartışan, kasabada pabuççuluk yapan Garip Mehmet’in, iki ay sonra olayları yetkililere anlatması üzerine köye gelen iki jandarma etrafında gelişecektir. İki jandarma, şüpheli bir durumun olduğunu anlayacak, köyün muhtarını, imamını, Savrukların Hüseyin’i tutuklayacak ve şehre inmek üzere hazırlık yapacaklardır. Ancak şehre cesedin de götürülmesi gerekecektir, İşte bu görev, kaybettiği evladının acısı daha soğumamış olan anneye verilecek ve anne, kendi kağnısı üzerinde öz oğlunun cansız bedenini, jandarmalarla beraber şehre götürmek zorunda kalacaktır. Ne var ki Sarı Mehmet’in yaşlı anası bu yolculuğa dayanamaz ve ölürken; hikâyenin sonunda kağnı, üzerinde ölüyle sarsıla sarsıla ilerlemeye devam edecektir.
 Hikâyede yer alan, ‘bir anaya, sahip olduğu kağnı üzerinde, ölmüş oğlunun cesedinin taşıttırılması’ bölümü, okuyanın kanını donduracak güçte bir sahne olması açısından dikkati çekmektedir. Öykü şu cümlelerle başlar:
‘Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin, Arkbaşı’nda Sarı Mehmet’i vurdu.’
Normal şartlarda bir gazetenin, üçüncü sayfasında yer alan sıradan bir cinayet haberi gibi görünen bu cümle, aslında, yazarın öykü anlayışını ve bu öyküde anlatmak istediği düşünceyi özetlemektedir.
Hikâyede yer alan şu bölüm ise, insana verilen değeri gözler önüne sermesi açısından önemlidir:
‘Ezandan evvel Mevlüt Ağa, Sarı Mehmet’in anasına iki tane sütlü keçi, bir torba un ve bir kesekağıdı şeker yolladı.’
‘Bir kesekağıdı şeker’… Anadolu’da öldürülen oğluna karşılık bir anaya sus payı olarak verilen diyet veya kan parası. Oğlu öldürülen altmışlık ana, ağadan çekinir, muhtardan çekinir, vilayete inmekten çekinir, kısaca hakkını arayacak bilinci olmayan, bilerek bu bilinç verilmeyen halkın devletten, onun gücünden çekinmesi, korkması gibi (ana da) siner ve güce direnmek yerine, onunla anlaşma yoluna gider.
Öykünün çarpıcı diğer kısımları ise, yazarın kağnı ve cesedin koyulduğu yerin betimlemelerini yaptığı bölümlerdir. Ölü, kahvenin bahçesindeki peykede, bir hasırın üstünde eski ve pis bir keçe ile örtülüdür. Bu itilmişlik ve değersizlik, onun toplum içindeki güzsüzlüğünden kaynaklanır. Çünkü ana ile oğul fakirdirler ve ‘tabanları, topuğu tamamen delik, kalın bir yün bir çorabın içinde, donuk bir sarılık alan bu hareketsiz ayaklar’ betimlemesini yapacak yazarın bizlere göstermek istediği gibi onların cansız bedenleri bile gösterilmesi gereken saygıdan yoksundur. Mevlüt Ağa, Savrukların Hüseyin, Muhtar gibi güçlüyü, ezeni simgeleyen köyün ileri gelenleri için Sarı Mehmet, faydası olmayan, düğünde, seyranda gezen, sattığı iki şinik ekşinin parasını avratlara yediren biridir. Bu yüzden de ölümü aslında kimseyi üzmemelidir. Kahvede yaptıkları pazarlık ve diyet olarak ödedikleri de zaten bu görüşlerinden kaynaklanacaktır. Altmışlık yaşlı ana ile köy kahvesindekiler arasında geçen ve bir mahkeme salonunda görebilecek türden olan konuşmalar, köy ve köy gerçekçiliğini konu edinmiş bir başka roman, Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü adlı yapıtında karşılaşacağımız benzer sahnelerden biridir. Yine öyküde, altmışlık ananın, hükümet kapısından korkması ise, ilk realist ve natüralist öykülerden sayılan N. Nâzım’ın Karabibik adlı eserinin kahramanı Karabibik’te ve Yakup Kadri’nin Yaban’ında, Mehmet Ali’nin annesinde görebileceğimiz benzer bir karakter yansımasıdır. Güçlüden çekinen yaşlı ana, şehre inmek istemez, onun tek üzüntüsü oğlunun ölüsünün bile rahat bırakılmamasıdır.
Öykünün can alıcı noktası olan şehre inme bölümünde yazarın zıtlıklardan yararlandığını söylemek mümkün. Sabahattin Ali:
‘Yaz gecelerinin parlak ay ışığı altında bir gıcırtı ile ağır ağır ilerleyen bu kağnı, içinde bir ölü taşıra benzemiyordu. Öküzler sırtlarına vuran aydınlık altında canlı ve gürbüz, yamalı yorgan ve köhne kağnı fevkalade kıymetli bir madenden yapılmış gibi güzel ve yeni görünüyorlardı’
, betimlemesiyle bir yandan olumlu bir manzara ile bizi baş başa bırakırken, öte yandan dünyanın en trajik sahnelerinden birinin, var olan bütün duyargalarımızı harekete geçirecek olan yaşlı, çaresiz ve kimsesiz bir ananın oğlunun cesediyle yapmakta olduğu yolculuğu da beynimize kazıyacaktır. Öykünün, klasik toplumcu gerçekçi hikâyelerden özgünlüğü burada yatmaktadır.
Öyküde cinayetin işlendiği köyün adı verilmemektedir. Okur olayın nerede geçtiğini bilmez. Çünkü hikâyede cinayetin işlendiği, vak’anın gerçekleştiği mekân Anadolu’nun herhangi bir yerinde karşımıza çıkabilecek bir köydür. Otuz haneli bu köy, tecrit edilmiştir. Devlet, bu köye, bir cinayet ihbarı olmadıkça bazen on beş gün bile uğramaz. Hikâyede bir diğer önemli mekân da kahvedir. Kahve bir bakıma toplum ve devlet arasındaki uçurumun bir göstergesidir. Köylünün kendi içinde yaşadığı bir olayı, hukuk yoluyla değil kendi yöntemiyle çözüşünün görüldüğü bu kahve, mahkeme görevi görür. Ancak bu mahkeme adil bir mahkeme değildir. Çünkü kahvedeki toplantıda cinayet örtbas edilmiş, güçlü, suçlu olduğu halde, malının, mülkünün ama daha da önemlisi çevresindekilere verdiği korkunun etkisiyle herhangi bir ceza almayacaktır.
Öyküde farklı zaman dilimlerinden yararlanılmıştır. Cinayetin gerçekleştiği zaman, cinayetin gerçekleştiği zamandan otuz yıl öncesi ve cinayet işlendikten sonraki bir ayı geçen süre.
Sabahattin Ali, hikâyede geçen olaylara fazla müdahalede bulunmaz. O, bir gözlemcidir ve olayları oldukları gibi aktarmakla yükümlüdür.
Son olarak hikâyede kullanılan dile bakacak olursak; Sabahattin Ali’nin üslûptan çok, içeriğe önem verdiğini görürüz. Yazar için önemli olan ‘konu’dur. Bu yüzden bu öyküsünde de görebileceğimiz gibi benzetmelere, süslü bir dile, ayrıntılı bir çevre ve mekân tasvirine rastlamak mümkün değildir. Son derece yalın bir dil kullandığı bu öyküsünde yazar, bazen köylülerin şivelerine de yer vermiştir. Ayrıca ‘bir demet kuru ot gibi’, ‘başındaki yamalı ve kirli örtünün altından fırlayan kınası solmuş kır saçlar’ ve ‘hastalıktan bir nohut kadar ufalmış olan gözler’ gibi az da olsa benzetmelere rastlamak da mümkündür.
Anadolu insanının yaşamını, köy ve köylülük sorununu Kuyucaklı Yusuf romanı ve Kafakağıdı, Gramafon Avrat gibi öyküleriyle işleyen Sabahattin Ali’nin bu konu ile ilgili okurlara sunduğu en önemli hikâyelerinden bir diğeri, Türk öykücülüğü için de büyük bir değere sahip olan Kağnı adlı öyküsüdür. Çünkü ne yazık ki bugün bile, Anadolu insanının, Türk köylüsünün ve ülkemizin geleceği, hikâyenin sonunda, üzerindeki ölüyle sarsıla sarsıla ilerleyen kağnıya benzemekten kurtulamamıştır. 



İlgili Aramalar: Sabahattin Ali Kagnı, Sabahattin Ali kagnı hikayesine farklı bir bakış, Sabahattin Ali, Tunay Devrim, Tunay Devrim yazıları, Tunay Devrim Adile Mermerci Çok Programlı Lisesi

İlginizi Çekebilir

Hepimiz Tanrının Çocukları Değil miyiz?

Semir Aslanyürek’in filmi Yedi Avlu’yu izlediniz mi? Aynı avlularda yaşayan Arap, Türk, Ermeni, Kürt, Hristiyan, …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir